MUDANYA Gazetesi | www.mudanyagazetesi.com
Tevhide Türken

Ben bir kavak ağacıyım

22 Eylül 2016, 14:50

Tevhide Türken


Ben Tanrı'nın ışığına doğru uzayan bir kavak ağacıyım. Anadolu'nun ortasında küçücük bir derenin içindeyim. Bir toprak parçasının üstünde yaşlı, ince ve yapayalnızım. Kendimi bildim bileli buradayım. Epeyce de eskiyim. Bulunduğum toprak önceleri geniş bir tarlaydı. Sonra orama burama taş diktiler, çizik çektiler. Bölündüm, beş on parça oldum. Tam dibimden bir çit geçirdiler. Ben Mevlüt diye birinin payında kaldım. Gelecekte kimin olacağım, kime gideceğimi hiç bilmiyorum. Geceler bir zor, bir sıkıntı benim için sabahlara kadar esen yellerle boğuşuyorum. Çıplak dallarım havada uğulduyor. Bazı geceler gökyüzünde binlerce yıldız görüyorum. Sarıları, çilleri var. Şafaklar sökerken soluk bir çoban yıldızı tek başına kalıyor. Yıldızlı geceler sıkıntılarım azalıyor. Biraz rahat, biraz durgun oluyorum. Her bahar dalımı, kolumu kesiyorlar. Uzun boyum çizik çentik içinde. Hep boğulacak gibi oluyorum. Yaralarım dört beş mevsim kapanmıyor. O nedenle her yanlarım sızlıyor. Dallarımı gücümün yettiği kadar yükseklere uzatıyorum. Ama bana işkence etmeye alışanlar, oralara yetişmenin de yolunu buluyorlar. Ah yürüyen bir ağaç olmak isterdim uzaklardaki kayaların başına çıkıp bana acı çektirenlere oralardan bakmak isterdim. Bir yerde çakılı olmak, acı bir alınyazısı, dünyada alın yazısını değiştirmekte zor. Burada bu derenin içinde olup biten her şeye şahidim. Doğadaki bütün oluşları izliyorum. Karıncanın yumurtladığını, kara koyunun kuzuladığını görüyorum.

Yanı başımdaki Ulanık Köyü'nün bütün işlerini biliyorum. Biliyorum ama elimden bir çare gelmiyor. Zavallı kadınlar yazları, yıldızların altında kıvranıp yatıyorlar. Bebelerin yanlarına uzanıyorlar. Babaların o sakallı terli hallerini biliyorum. Ne zaman baksam, kadınları üzgün görüyorum bana dünyada en çok onların hali dokunuyor. Doğumlarına, düşüklerine, ayıplarına hep şahidim. Doğurmaya güçleri yetmiyor. Erken erken ölüp kara toprağın altına giriyorlar. Mezarlarının taşı Urfa'ya karşı oluyor Ulanık Köyü'nün kadınlarını düşündükçe, kendi çiziklerimi çentiklerimi unutuyorum. Geceleri yakınımdan trenler geçiyor. Işıklı pencerelerinden kadın başları görüyorum. Başka dünyaların insanı onlar. Ulanık'ın hali değil onların hali. Onlar güleç yüzleriyle ileriye ileriye bakıyorlar. Ulanık Köyü'nün halini benden sorun. Bazı geceler toprağın derinliklerinden taa derinliklerinden bir inilti geliyor iliklerime kadar, ürperiyorum. Aşağılarda zelzele oluyor. Ulanık yıkılıyor sanıyorum. Ama en korktuğum geceler bile Ulanık yıkılmıyor. Kadınlar için de en çok Mevlüt'ün karısını severdim. En yiğit onu bilirdim. Karı koca gelirler, sebze ekerlerdi. Bir yerlerden su bulup yeşertilerdi, bakar baka sevinirdim. Arpa tozuyla kurumuş boğazlarından geçen o yeşil marullar..

Bir bahar, Mevlüt'ün karısı geldi.Çit boyuna kabak ekti. Ben kabağı sevmem. Bir tanesini de tam dibime gömdü. Vay canına ne yapıyor bu Gülsün karı dedim. Kıvrandım ettim, köklerimi gerdim. Dibime gömülen çekirdeğin çatlamasına engel olamadım. Yeşerdi, kol saldı. Bir günde baktım belime boynuma sarılıyor. Eh dedim, bulduk belayı. Eğer yitirmezsek Mevlüt'ün karısı düşüverdi gözümden. Büyüdükçe yukarı sarılıyor dibimdeki kabak. Her gün biraz daha şımarıyordu. Bak nasıl yükseldim. Daha senin tepene çıkacağım haberin olsun diyordu. Bir eziliyor, bir eziliyordum ki ne elimden bir çare geliyordu ne de belimden gücüm. Sadece dilime yetiyordu. Ne kadar büyürsen büyü, yine de tırnağın olamazsın 'kabakoğlu kabak' diyordum. Diyordum ama o tırmanıyordu. 'Akşam sabah yükseleceğim, yükseleceğim, taa tepene çıkacağım' diyordu. Yaptı namussuz. Bir gün onu da yaptı. Tepeme kadar çıkıp, başıma şap-şup vurdu. Çıktığı yerde yüz yıl kalmaya senedi varmış gibi dünya aleme gösteriş yapmaya başladı. Yıkılıp ölsem ondan iyiydi. 'Bir gün seninde suyun ısınır' dedim, inledim. Bir süre sonra dediğim oldu. Acı bir yel ki yıkıyordu. Ben, zor dayandım ve şafak söktü. Gün doğarken baktım bizim deli kabak, kapkara kalmış; ortalık ısınınca da buruştu buruştu, ayak ucuma yığılıverdi. Böyle kabaklarla çok uğraştım. Ömrüm boyunca çok tecrübe kazandım. Hanya'yı Konya'yı anladım. Artık uzaktan görünen Mevlüt'ün ne düşündüğünü, gökyüzündeki yıldızların ne güldüğünü, esen yellerin hilesini hep sezer oldum.

Geçen gün Mevlüt, "Ulen uzun kavak çok büyüdün, senden güzel tahta olur" dedi ve bir gün yanında bir yabancıyla tekrar çıkageldi. Tepeden tırnağa süzdüler, ölçtüler beni. "Olur olur" dediler. "Olmaz, olmaz, olmaz hemşerim, kurtarmaz" dediler. Sonra ellerini birbirlerine tokuşturup uzun uzun salladılar. "Olur olur kurtarır. Kurtarır, neye kurtarmasın" dediler. Mevlüt sattı beni. "Yarın gelir, yüklerim" dedi yabancı. 'Kes' dedi dallarını, budayıver. "Yooo işte bunu yapamam" dedi Mevlüt. Balta alıp uzun kavağımı kendi elimle kesemem... "Bul bir adam kestir". "Olur olur, bulur bir adam kestiririm" dedi. Ertesi sabah geldiler, çektiler baltayı; tak, tak, tak..

Baltayı tanıyordum. Tahradan büyüktü, ağaçtan sapı vardı. Etimin derinlerine derinlerine batıyordu. Yıktılar beni. Dallarımı kestiler, gövdemi sürüdüler. O uzun boyum yerlerde yatıyordu şimdi. Artık göremiyordum. Nereye götürdüklerini bilmiyordum. Dünyayla ilgim kalmamıştı. Çok derin bir sessizliğe gömüldüm. Yedi ay mı, yedi yıl mı bilemiyorum, derinlerdeki köklerimden gürültüler geliyordu. Yukarılara doğru yeniden dünyaya gelmeye çabalıyordum ve sonunda 30-40 fışkınım birden gün yüzünde boy atmaya başladı. Ama gelen geçen üçer beşer yoluyordu. Ulanık Köyü'nün fırlamalarıyla da baş edemiyordum. Fışkınlarımı kopartıp at yapıyorlar. Yeniden beşer onar fışkırıyorum. Dünyaya eyvallah etmiyorum. Baltayla değil topla, tankla gelseler yılmıyorum. Beni köklerimden, köklerimi benden alamazlar. İnandığım gibi oldu. Maldan, masattan, haşarattan kurtuldum. Yine uzun bir kavak oldum. Belime, boynuma sarılan kabaklar, yabancılara beni satan Mevlütler, baltalar, urganlar vız geliyor artık bana.

Hey ağzı açık avanaklar, hey ağız dil kahramanları ben uzun bir kavağım. Kolay kolay yok olmam. Duyduk duymadık diyen 12 Eylül 1999'da aramızdan ayrılan yapıtların ünü, ülke sınırlarımızı aşan Köy Enstitülü öğretmenlerimizden Fakir Baykurt'un bu öyküsünü yazarken yine O'nun Altın Ayı ödüllü "Yılanların Öcü" filmini ve Ulus Sineması'nın başına gelen menfur saldırıyı anımsadım.

Bu makale 1958 defa okunmuştur.

Efraim Pala Efraim Pala
Eski Bursa Asfaltı ıslah edilmeli!
Metin Aytürk Metin Aytürk
Pazvant, Ases ve Bekçi
Perihan Dirican Perihan Dirican
Beterin beteri var
Mehmet Aktoprak Mehmet Aktoprak
Zehir solumak istemiyoruz!
Tevhide Türken Tevhide Türken
Görmediğim şeye inanmam
Yavuz Gerçekçi Yavuz Gerçekçi
Başı H, sonu T!
Ömür Tantekin Ömür Tantekin
Fitneye susmak fitnedir
WhatsApp İhbar Hattı WhatsApp İhbar Hattı
Mudanya Müzeler Kenti olmalıdır
Metin Sezgin Metin Sezgin
Hoşgeldin Halaskarım! (3)
Yaşar Kılıç Yaşar Kılıç
Kaptan zeytin alınırsa ne olur?
Kaan Tuğracı Kaan Tuğracı
Yavuz Bey oğluma..!
Yavuz Başar Yavuz Başar
Aferin Milli Takım'a
Emin Küçük Emin Küçük
Kağıt fatura düzenlemede kapsam daralıyor
Volkan Biçer Volkan Biçer
Canım kasko

Tüm fotoğraflar

MUDANYA Gazetesi - 21/05/2020

MUDANYA Gazetesi -

MUDANYA Gazetesi - 14/05/2020

MUDANYA Gazetesi -

MUDANYA Gazetesi - 07/05/2020

MUDANYA Gazetesi -

MUDANYA Gazetesi - 30/04/2020

MUDANYA Gazetesi -

İMSAKİYE 2020

İMSAKİYE 2020

MUDANYA Gazetesi - 23/04/2020

MUDANYA Gazetesi -

HAVA DURUMU

Tüm videolar

Kılıçdaroğlu Mudanya'da temel attı

Kılıçdaroğlu Mudan

MUDANYA GÜZELLEMESİ - İki Elin Sesiyle Mudanya Şarkıları

MUDANYA GÜZELLEMES

BUDO'da bomba ihbarı asılsız çıktı

BUDO'da bomba

CHP’lilerden Büyükşehir’e sessiz protesto

CHP’lilerden Büyük

60 yıllık Mudanya İskelesi Büyükşehir'in oldu

60 yıllık Mudanya

Mudanyalı gazeteciler Bulgaristan'da

Mudanyalı gazeteci