Anlatılan bir efsaneye göre, Çin tıbbının babası sayılan Shen Nung, yaşamış olduğu MÖ 2690 yıllarında bir ağacın gölgesine otururken Camellia Cinensis bitkisinin yaprağının kaynamakta olan suyun içerisine düştüğünü gözlemler.
Düşen yaprağın sıcak suya renk verdiğini gören Çin İmparatoru da, içtiği suyun lezzetli, ferahlatıcı ve dinlendirici olduğunu söyler.
O tarihlerde çay yaprağına Çince’de “ça-ye” denilmekteymiş. Çaya ismini veren harf karakterinin Çin dilinde “ça” ve “te” diye iki farklı okunuşundan dolayı doğu ve Balkan ülkelerinde “ça”, kuzey ve Avrupa ülkelerinde “te” okunuşuna yakın söyleniş olarak halk diline geçmiş.
Moğol diline, “çai” olarak geçen çay, Türk diline ise “çay” olarak yerleşmiştir.
Anadolu’ya çayın yerleşmesi çalışmaları ilk olarak 1888 yılında Japonya’dan getirilen çay fidanlarının Bursa’da yaygınlaştırma çalışmaları ile başarısız olmuş.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılında (1923), Türkiye’nin ilk çay serüveni başlamış. Devletin desteği ile ziraatçi Zihni Derin, Rize’nin ikliminin çay fidanı yetiştirilmesine uygun olduğunu tespit etmiştir.
Zihni Derin’in 1933 yılında Gürcistan Batum’dan getirmiş olduğu çay fidanlarını halk; mısır tarlaları yerine çay fidanlarını ekmeye pek yanaşmamışlar. Ancak Zihni Derin ısrarlı çalışmaları sonucunda 1938 yılında “Çay ve Fındıklar Müdürlüğü” kurulmuştur. Daha da yaygınlaşan çay yetiştiriciliği sonucunda 1947 yılında Türkiye’nin ilk çay fabrikası Rize’de kurulmuştur.
Dünyada, çay gördüğü işlem ve karışımlar sonucunda siyah çay, yeşil çay, koyu çay ve sarı çay isimlerini almıştır. Kimi ülkelerde çaya süt, limon ve değişik aromatik bitkilerin karışımı ile de tüketilmektedir.
Ülkemizde ise çay yapraklarının fırınlanması ile demleme aşamasında koyu bir renk alan, çay; Türk damak tadına tam yerleşmiştir.
Bugün milli içeceğimiz haline gelen çayın kültürümüzde yeri ve önemi çok fazladır.
Bir arkadaşımızın derdi olduğunda “gel çay demleyelim, sohbet edelim” sözcüğünü mutlaka birbirimize demişizdir.
Soğuktan etkilenene, sıcaktan bunalana sunduğumuz çay her iki türlü kişiye ilaç gibi gelir.
Güne ilk başlarken mis gibi kokan çayın vermiş olduğu aromatik koku altında kahvaltımızı yaparak güne zinde başlarız.
İş yerimizi ziyarete gelen misafire, misafirperverliğimizi ikramımız olan bir bardak mis gibi kokan çay ile gösteririz
Çalışanların da aklında tek bir an vardır. O da yakında mutlu olacakları çay molasıdır.
Evimize misafir geldiğinde ilk yaptığımız şey, ocağa çaydanlığı aynı anda koymaktır.
Vatandaşların hep aynı kahvehanelere giderek çay içmenin keyfini yaşayanları çok görürüz.
Çay içme isteği, arkadaşların buluşmasına sebeptir.
Çay içme bahanesi ile kişiler birbirlerini tanıma fırsatı bulur ve arkadaşlıklar çoğalır, dostluklar pekişir.Sohbetler de çay içerek güzelleşir.
Ancak son yıllarda çaydaki o keyif yavaş yavaş kaybolmaktadır. Çayı içmekten keyif aldığımız o ince belli, geniş ağız kısmı olan bardaklar yok olmuş, yerine fındık kabuğu gibi küçük ve şekilsiz bir bardak kültürümüze sokulmuştur.
Aslında, ince belli bardağın üst kısmı, yani “dudak payı” bırakılan yer, el yakmayacak ve kaymayacak şekilde tasarlanmıştır.

İnce belli Türk bardağı, süzgeç bulunmadığı ortamlarda çay tortusunun bel kısmındaki kavis sebebi ile yukarı çıkması ve çayın soğuması gibi olumsuzluklara mahal vermeyecek bir büyüklükte tasarlanmıştır.
Bunun yanında ülkemizde yaşanan enflasyon sebebi ile de çayın tadı kaçmıştır. Kahvehaneler de daha bir yıl önce 2 TL satılan çay, bir birkaç ay ara ile 3 TL, 4 TL, 5 TL ve geçtiğimiz hafta çaya yapılan zam ile 6 TL ye çıkmıştır.
Hatta ve hatta Mudanya’da denize yaklaştıkça çay 10 TL’ye, daha da yaklaşınca 15 TL ye satılmaktadır.
Bir yıl öncesine kadar eşine dostuna kahvehanelerde ve kafeteryalarda rahatlıkla çay kahve söyleyebilenler, artık 10 TL’ye veya 15 TL’ye çay söyleyemiyor, ikramda bulunamıyor.
Üstüne üstlük, çayı şekersiz içenin başında bekleyen Garson’un çay şekerlerini geriye alma çabasını da görgüsüzlük olarak kabul edenlerimiz hiç te az değildir.
Yani hayat pahalılığı çayın vermiş olduğu keyfide almış götürmüştür. Ne yazık ki; tadımız, tuzumuz gibi, çay kültürümüz de kalmamıştır.
