Son yıllarda dünyada hızla tüketilen fosil yakıtlar ne zaman bitecek?
Bu soruya kıta ve ülkeler bazında cevap vermek değişkenlik içeriyor.
Örneğin, bugünkü üretim hızında devam edilirse; Ortadoğu ve Arabistan Yarımadası’nda yaklaşık 65 yıl civarında, dünya genelinde ise yaklaşık 79 yıl sonra fosil yakıtların tükeneceği araştırmalar sonucunda ortaya çıkmaktadır.
Petrol zengini olan Arap ülkelerinin Kral, Emir ve Şeyhleri bunun bilincinde olduklarından dolayı, petrolden elde ettikleri gelirleri değişik alanlarda değerlendirmeye çalışmaktadırlar.
Yani, parayı basan bu ülkelerin devlet veya şirket yöneticileri bir başka ülkelerdeki şirketleri satın alarak, gelirlerini veya zenginliklerini katlayarak sürdürmektedirler.
Türkiye’de de bu durum böyle olmaktadır. Hatta daha fazlasını da söyleyebiliriz.
Cumhuriyet’ten bu yana ülkemizin tüm kazanımları, son 22 yıl içerisinde (Özelleştirilme bahanesi ile) yok pahasına satılarak elden çıkarıldı.
Halen ülkemizde ismi Türkçe olup da, sahibinin yabancı şirketler ve kişilerin olduğu birçok şirket ve fabrika var. Böylelikle, yakın bir zamanda ev sahibi iken, hızlıca kiracı konumuna düşüverdik.
Mesela;
2025 yılında ülkemizde, bankacılık sisteminde 67 banka faaliyet göstermektedir.
Bildiğiniz üzere öncelikle Ziraat Bankası, Vakıflar Bankası ve Halk Bankası başta olmak üzere, devlete ait mevduat ve katılım bankaları 9 adetle sınırlı kalmıştır.
Geriye kalan 58 banka ya yabancıların elinde ya da yabancı ortaklı bankalardan oluşmaktadır.
Şirketlerin çoğu satılmış, bankaların çoğu satılmış, elde avuçta satılacak pek bir şey kalmamış.
Ancak durun, satılacak bir şeyler daha kalmış! O da ülkenin gayrimenkulleri!
Yüzünü ve yönünü Ortadoğu’ya çeviren Türkiye, T.C. vatandaşlığı ve gayrimenkul satışlarından Hazine’ye kaynak oluşturmaktadır.
Bu amaçla, 2022 yılına kadar 250 bin dolar’lık yatırım yaparak gayrimenkul alan yabancı uyruklulara, T.C. vatandaşlığı verilmeye başlandı. Bu miktar ucuz bulundu ki! 2022 yılından sonra, TC vatandaşlığı ile sonuçlanan gayrimenkul alım bedeli, 400 bin dolara çıkarıldı.
2011 yılında çılgın proje olarak ortaya atılan ve İstanbul’un Avrupa yakasını ikiye bölecek, böylece Asya ile Avrupa arasında bir ada oluşturma fikrinin üzerinden tam 14 yıl geçti.
14 yıldır, Kanal İstanbul’un yapılıp yapılmaması yılan hikayesine dönmüşken son birkaç aydır kanalın geçmesi planlanan arazilerdeki arsa satışları tekrar ülkemizin gündemine oturmuş durumda.
İstanbul’da iktidar tarafından yapılması planlanan Kanal İstanbul’un geçeceği alanların etrafındaki arsaların ve konut projelerinin satış reklamları BAE, Katar, Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap ülkeleri televizyonlarında dönüp duruyor.
Eninde sonunda fosil yakıtların biteceği biliniyor iken, Arap ülkelerindeki dolar zengini Araplara ülkemiz pazarlanmak mı isteniyor? Eğer böyle bir düşünce varsa, ülkemin yakın bir zamanda demografik yapısı değişerek zengin Arapların üretmeden tüketim içinde olacağı yarı Arap ülkesi haline geleceği beklenilmelidir!
İnat uğruna; İstanbul’a kanal yapma hırsını bir kenara bırakarak, beklenilen depreme dayanıklı konutlar yaparak insanlarımızın hayatını nasıl kurtarırız?
Yine, inatlaşmadan önce Marmara Denizi’ni müsilaj belasından nasıl kurtarırız? Marmara Denizi’ndeki doğal yaşamı tekrar nasıl kazanırız?
Ülkemin vatandaşlarını dünyanın en yüksek enflasyonu ile yaşamaya mecbur etmeden nasıl kurtarırız?
Bunlara çaba ve gayret göstermemiz gerekiyorken, doğa ile insan ile inatlaşmanın kimseye faydası olmayacağını, neden anlayamıyoruz ki?



