Daha önceki ‘Mudanya Mektupları’nda sözünü ettiğim gibi, ülkemizin ulusal bütünlüğüne yönelik en önemli sorunların ilki ülkemizde yeniden SEVR hükümlerinin güncellenerek uygulanması amacıyla batılı emperyalist devletlerinin finansörlüğünde 27 Kasım 1978 tarihinde Lice’de kurulan PKK terör örgütü ve bu örgütün ülkemizdeki işbirlikçileridir.
İkinci büyük tehlike yine batılı emperyalistlerin ülkemizin nüfus yapısını bozmak ve bu nüfus çoğunluğunun giderek bir beka sorununa dönüşmesi ve böylece ulusal devletimizin çökertilmesini amaçlayan sessiz istiladır.
Türkiye Cumhuriyeti için birer beka sorunu olan bu iki büyük tehlikeden biri olan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD ile arasına kesinlikle mesafe koyamayan DEM Partisi hakkında Devlet Bahçeli geçen hafta TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada terör örgütü destekçisi olarak tanımladığı DEM Partisi mensuplarına, maaş ve mali yardım verilmesini sert bir şekilde eleştirdi.
Sayın Devlet Bahçeli, TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, terör örgütlerine mali yardım ve maaş verilmesini sert bir şekilde eleştirmiştir. Bahçeli, DEM Parti’yi eleştirerek, bu partinin devlet hazinesinden önemli miktarda para aldığını ve 2024 yılında toplamda yaklaşık 940 milyon lira alacağını söyledi. DEM Parti’nin TBMM’de 57 milletvekili bulunduğunu ve bu milletvekillerinin devlet hazinesine yıllık 116 milyon 280 bin lira maliyeti olduğunu açıkladı. Ayrıca, DEM’in 171 milletvekili danışmanının yıllık maaşının 133 milyon 380 bin lira, 10 grup danışmanının yıllık maaşının 8 milyon 400 bin lira, 30 büro personelinin yıllık maaşının ise 23 milyon 400 bin lira olduğunu belirtti. Bahçeli, DEM Parti’nin terör ve bölücülük odağı olduğunu ve devletten aldığı yardımın devlet hazinesine “hortum bağlamak” gibi bir durum oluşturduğunu ifade etti. Emekli maaşlarının 12 bin 500 TL olduğu bir dönemde, yaklaşık 76 bin emeklinin hakkının terör örgütlerine aktarıldığını belirterek, bu durumu “rezalet, melanet, cinayet ve zillettir” şeklinde nitelendirmiştir. Bahçeli, terör örgütlerine yardım eden partilerin ve milletvekillerinin TBMM’de bulunmalarının ve Hazine yardımı almalarının kabul edilemez olduğunu ifade eden Bahçeli, özetle şu dört öneride bulundu:
1-) Terör örgütlerine yardım eden 57 milletvekilinin maaşlarının ve bu örgütlere ödenecek Hazine yardımlarının derhal kesilerek terörle mücadeleye ve şehit ailelerine aktarılması.
2-) Teröre yardım ve yataklık yapan, somut delillerle suçu sabit görülen milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve mahkemeye çıkarılması.
3-) Anayasa Mahkemesi’nin yapısının ve yargılama usullerinin yeniden yapılandırılması veya bu mahkemenin kapatılması.
4-) TBMM Genel Kurulu’nda kürsü dokunulmazlığı sınırlarının yeniden belirlenmesi.
Ayrıca, Bahçeli, MHP’nin Cumhur İttifakı ile birlikte bu görevleri omuzlamaya muktedir olduğunu ve terör örgütlerine yapılan Hazine yardımlarının derhal kesilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu sürecin ertelenemez bir zorunluluk olduğunu belirten Bahçeli, adalet, ahlak ve hakkaniyetin sağlanmasının artık kaçınılmaz olduğunu ifade etti.
Yine terör örgütünün hem insanlık suçu işlediği, hem de Türkiye’nin ve Türk Milletinin varoluşsal haklarına saldırdığının ayan beyan gözler önünde olduğunu belirten Bahçeli, “Terörle mücadelenin ardışık ve bütünlükçü mahiyetinden dolayı yalnızca dağda gezen silahlı eşkıya kolunu etkisiz hale getirmek, doğal olarak terörist ikmal kanallarını tasfiyede yetersiz kalmaktadır. TBMM’de terör ve bölücülük propagandası yapan lekeli yüzlerin varlığı ülke ve millet gündemini meşgul ettiği müddetçe kanlı döngünün sonu gelmeyecektir. Değerlendirmesinde bulundu. Sayın Bahçeli’nin bu değerlendirmelerine sağduyulu bir Türk Vatandaşı olarak katılmamak elbette mümkün değildir.
Ne var ki DEM Parti bu açıklamalar karşısında bizzat parti olarak hiç de hoş olmayan, şu tehditleri içeren açıklamalarda bulundu:
“AK Parti’nin küçük ortağı yapmış olduğu bu açıklama ile Kürt düşmanlığı yapmakta, toplumsal ayrımcılığı körüklemektedir. MHP’nin Genel Başkanı yaptığı son açıklama ile DEM Parti hazımsızlığını bir kez daha vurgulamakta; demokrasi ve anayasal düzenin son kırıntılarına da meydan okumaktadır. Oysa bizler de bu ülkenin sahipleriyiz. Bahçeli ve ona akıl veren dalkavuklar, akıllarını başlarına almalıdır. Bu tehlikeli oyunla hedef aldığınız toplumsal barıştır. Derdiniz de ülke sevdası değil iktidar, koltuk, rant ve çıkardır. Bu köhnemiş zihniyetiniz ve sokak kabadayılığınız Türkiye’yi yangın yerine çevirmekten başka bir işe yaramaz” denildi.
Bu ülkede yaşayan milyonlarca Türk vatandaşı gibi bu ülkede yaşayan ve bir Türk vatandaşı olarak benim de bölücü terör örgütü PKK ve YPG ile arasına kesin bir mesafe koyamayan DEM Parti’nin bu açıklamasını gerçekçi ve samimi bir açıklama olarak nitelemem asla mümkün değildir.
Ancak hemen belirtmek gerekirse, bu karşılıklı açıklamalar karşısında benim ve benim gibi düşünen milyonlarca Türk vatandaşı, 1984 yılından beri Silahlı Kuvvetlerimiz ve Emniyet güçlerimiz ile on binlerce şehit verilmesine rağmenbu bölücü terör örgütleri ile kesin sonuç alıcı bir mücadele neden yeterince yapılmamış ve bu kanayan yara pansuman tedbirleriyle değil, Türk Milletinin çelikleşmiş ifadesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet güçlerimiz ile bu terör örgütlerine kahredici darbe vurulamamış, Kandil Dağı‘nın o terör merkezi Türkiye Cumhuriyeti düşmanı bölücü kara yılanların başına neden indirilememiş, Kuzey Irak’taki ve Suriye’nin kuzey batısındaki terör yuvaları niye 40 yıldır susturulamamıştır?
Yine PKK terör örgütünün kurucusu, bebek katili Öcalan’ın 1999 yılından beri İmralı Adası’nda tutulmasının ve bu terör örgütü ile kesin olarak mücadele edileceği yerde zaman zaman onlarla müzakere edilmesinin sebepleri nelerdir? Ne yazık ki bu soruların cevapları 1984 yılından beri aradan geçen 40 yıl içinde görev almış iktidarlar tarafından mantıklı bir açıklama yapılarak verilememiştir ?
Bu sorunun cevabı verilemediği sürece sadece terörü lanetlemenin bir kıymet-i harbiyesinin bulunmadığı tartışmasız bir gerçektir.
Geçen haftalardaki yazılarımda da belirttiğim gibi Türk Milleti’nin çelikleşmiş bir ifadesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri, SEVR antlaşmasının yeniden güncellenmesi için yurt içinde sevgili ülkemizi parçalamak ve yine güney sınırlarımızda İsrail adına kukla devletçikler kurulması için mücadele eden Bölücü Teröristlere karşı kahredici gücünü göstermeli, Türk Milleti şanlı ordusuyla bir ve beraber olmalı, güney sınırlarımıza dayanarak bize komşu bir devlet kurmak isteyen 40 bin Filistinli’nin (masum çocukların ve kadınların) katili olan soykırımcı İsrail’in başta ABD ve diğer emperyal güçlerin desteğiyle güney sınırlarımızda egemen olmasına ve 104 yıl sonra Sevr’in hortlatılmasına asla izin vermemelidir.
Diğer taraftan ülkemizin ikinci büyük tehlikesi olan, yukarıda belirttiğimiz gibi yine batılı emperyalistlerin ülkemizin nüfus yapısını bozmak ve bu nüfus çoğunluğunun giderek bir beka sorununa dönüşmesi ve böylece ulusal devletimizin çökertilmesini amaçlayan sessiz istila kabusuna gelince; bu konuda geçen hafta çok önemli bir açıklama yapan Birlik Sağlık-Sen Genel Başkanı Sayın Ahmet Doğruyol, İzmir’de planlanan iki mülteci hastanesine yönelik eleştirilerini dile getirdi. Sağlık Bakanlığı’na, mülteci hastanelerinin arka planında mültecilerin kalıcı olarak yerleşmesinin olup olmadığını ve İzmir’deki mevcut devlet hastanelerinin depreme dayanıksız olduğunu vurgulayarak, bu hastanelerin ne zaman yenileneceğini sordu. Ayrıca, olası bir depremde mülteci hastanelerinde sağlık çalışanları ve hastaların hayatını kaybetmesi durumunda sorumluluğun kimde olacağını sorguladı.
Sayın Doğruyol, mülteci hastanelerinin İzmir gibi mülteci nüfusunun yoğun olduğu şehirlerde yapılmasının, Türkiye’nin mülteci merkezi haline gelmesine katkı sağlayacağını belirtti. Bu hastanelerin, mültecilerin kalıcı hale gelme riskini artırdığına dikkat çekti ve mevcut durumda mültecilerin zaten sağlık hizmetlerinden yararlandığını ifade etti. Ayrıca, mültecilere yönelik yapılan yatırımların, mültecilerin yerleşik hale gelmelerini teşvik edeceğini öne sürdü ve mevcut sağlık hizmetlerinde pozitif ayrımcılık yapıldığını söyledi.
Doğruyol, Sağlık Bakanlığı’na mülteci hastanelerinin arka planını, mültecilerin kalıcı olarak yerleşmesini amaçlayıp amaçlamadığını sordu. İzmir’deki depreme dayanaksız devlet hastanelerinin yenilenmesi gereğini vurguladı. Ayrıca, mülteci hastanelerinin kurulmasının sosyal yapıyı bozacağı ve ülkenin geleceğini tehlikeye sokacağı endişesini dile getirdi. Avrupa Birliği fonlarından yapılan bu yatırımların, ülke içindeki ihtiyaçlara göre belirlenmesi gerektiğini belirtti ve mevcut mülteci politikalarının sosyal sorunlar oluşturduğunu ifade etti.
“Sormak istiyoruz; mülteci hastanelerinin yapılmasının arka planında ne vardır? Mültecilerin kalıcı olarak ülkemize yerleşmesi midir? İzmir’de 12 devlet hastanesi depreme dayanıksızken, bu hastaneler 12-13 yıldan bu yana yenilenmiyorken mülteci hastanesi yapmak nedir? Yarın bir deprem olsa, bu hastanelerin içerisinde sağlık çalışanlarımız ve hastalarımız hayatını kaybetse sorumluluk kimdedir? Önceliğimiz bu ülkenin öz evlatları olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları olmalıdır.”
Mevcut durumda mültecilerin uzun süreli varlığının toplumsal birçok konuda sorun yarattığına dikkat çeken Doğruyol, şöyle konuştu:
“Resmi kayıtlara göre; İzmir mülteci sayısında Türkiye’de 9. sırada. Mültecilere elbette sağlık yardımı yapılabilir. Şu an mevcut durumda da zaten Göçmen Sağlığı Merkezleri var. Mülteciler burada zaten hizmet alıyorlar. Ama bunun yanında bir de hastane şekline dönüştürülmesini biz kabul etmiyoruz. Zaten bugüne kadar yapılmış olan sağlık hizmetlerinde pozitif ayrımcılık yapıldı. Halen yapılmakta. Avrupa Birliği fonlarından bu hastanelerin yapılmasından ziyade bizim bu paranın yani fondan gelen paranın nereye harcanacağını bizim kendi ülkenizin yetkililerinin belirlemesi lazım. Fondan para verirken bunu hastane yap, tarla ver, arazi ver mültecilere gibi bir yaklaşımı asla kabul etmiyoruz. Türkiye zaten üzerine düşeni bugüne kadar fazlasıyla yapmıştır. Ve işte baktığınızda 81 vilayetin 81’inde de mülteci var. Kabul edilebilecek bir durum da değildir ve ülkemizin sosyal yapısını bu şekilde her geçen gün bozmaktadır. Her yönüyle pek çok sıkıntı beraberinde gelmektedir.”
Birlik Sağlık SEN Genel Başkanı Sayın Ahmet Doğruyol’un ülkemizin sessiz istilası‘na ilişkin geçen hafta açıkladığı bu büyük tehlikenin ve ülkemizin beka sorunu konusunda da gerek iktidar yetkilileri gerek ise muhalefet partileri bu ikinci beka sorunu üzerinde titizlikle durmaları ve ülkemiz bu nedenle ileride telafisi imkansız sosyal patlamalarla muhatap olmaması için bu büyük sorunun acilen çözülmesi gerekmektedir.

