Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
BIST 1,127
DOLAR 8.32
EURO 9.76
ALTIN 499.31

Bin deyim, bir hikaye…25 defa okundu

kategorisinde, 03 Tem 2020 - 21:13 tarihinde yayınlandı
Bin deyim, bir hikaye…

Ben hali vakti yerinde, güngörmüş bir ailenin, güngörmez sultanı olarak; bir odanın içinde, günü geceye karışmış, aman zaman bilmeden, eriyip biterken “talihsiz hacıyı arafta yılan sokar” misali öyle bir belaya çattım ki sormayın.

Bu gece gözümden uyku aksa da, içimi uyku tutmamış, yatağın içinde tavuk gibi tüneyip, kara kara düşünerek sabahı sabah ettim. Daha ezanlar okunmamıştı ki, it derneği toplantı yapıyormuşçasına yükselen havlama sesleriyle irkildim. Kan beynime sıçradı. Söve saya yeniden eski mayışık halime geçmeye çalışırken bir iki fısıldaşma ve ayak sesleri beni yalayıp geçti. Meraklandım. Seslere iyice kulak kabarttım. Sonunda dayanamayıp yerimden kalktım, pencereye koştum.

İt iti suvatta bulur misali bizim Karabaş, toplamış bütün köpekleri başına “azan kurda kızan köpek” gibi bahçe yanındaki samanlığa doğru çemkiriyordu.

Ne var ne yok merak ettim. hafiften pencereyi açıp başımı dışarı uzattım. Ortalık alacakaranlıktı. Samanlığın kapısı gıcırtılarla ileri geri hareket ettikçe Karabaş ve avanesi bir vaveyla koparıyordu ki evlere şenlik.

“Çizmeyi aştınız” deyip ayağımdaki terliği onlara doğru fırlattım. Aslında attığını vuran biriyim ama bu sefer ıskalamıştım. Terlik onlardan uzak düştü. Çaresizce seslendim. Hani seslenmesem uyuyan yılanın kuyruğuna basar gibi bu itler, bizim aile efradını uyandıracaklardı. İşte o zaman cümbür cemaat dinlerdik vaveylanın hasını. “Öfkede akıl olmaz” derler ya bizimkiler aklı yitirir, hiç düşünmeden, çekinmeden bütün mahalleye küfür, itap dolu sözlerle nişan almadan ateş ederlerdi. Sonunda dil ile düğümlenen diş ile çözülmezdi. Üstelik herkesi dayaktan geçirip evi, samanlığı başımıza yıkarlardı. “Aa! Olur mu canım? İki eceli gelen köpek sizin duvara işemiş diye ev samanlık yıkılır mı?” Demeyin, Konu bizim aileyse “Kızılcık şerbeti içiyorum” demeyi asla bilmezler, resmen kan kusar, kan kustururladı. Ötesini siz düşünün…

Çünkü biraz önce kulağımı yalayıp geçen ayak sesleri, ablam Hatçe ile bizim Çakır Sülüman’ın oğlu Memo’ nun ayak sesleriydi. Yıllardır birbirlerine sevdalı idiler. Çocukcağız kaç defa ablamı istetti ama babam “la” deyip “lo” demedi. Anam “Sevda geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur, anası turp, babası şalgam olan birine kız mı verilir?” dedi de başka bir şey demedi “Her horoz kendi çöplüğünde öter, gitsin de kendi çöplüğünde ötsün gibi sözlerle dünürcüleri defetti. Ve sonunda bu defetmeler karşılıklı atışmaya dönüştü.

“Hanım hanım! Açtırtma kutuyu, söyletme kötüyü! Şahin, sinek avlamaz! Bizim oğlan senin kızı n’apsın!”

“Kedi ulaşamadığı ciğere murdar dermiş, sen de kimsin?”

“Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır, siz de işte busunuz! Sonradan görmüş, gülmekten ölmüş!”

“Ay! Senin anan güzel idi hani yeri, baban güzel idi hani evi”

Hadi öp babanın elini! İş, kör dövüşüne dönüşmüştü. “ Acı söz insanı dinden çıkarır, tatlı söz yılanı inden çıkarır, sizler komşusunuz yapmayın, etmeyin böyle! Öfke gelir göz kızarır, öfke gider yüz kızarır, sizde iki gün sonra yüz yüze bakacaksınız, şurada tatlı tatlı konuşun, anlaşın. Ananız yahşi, babanız yahşi!” diyen büyükler, taraftarları yatıştırmaya çalışmışlar, onlar da “Düşmana gücenip dostu darıltmayalım” diyerek susmuşlardı ama o günden, bugüne birbirlerine asla rahmet okumadılar.

Oysa bizim âşıklarda ateş bacayı çoktan sarmıştı , daha dururlar mı? Kaçmaya karar verdiler. Sır küpü ablam bunu bana söylemedi Arkadaşıyla konuşurken kulak misafiri oldum. Ben de kimseye söylemedim. “Ateşle oynadıklarının farkındadırlar, kendi düşen ağlamaz. Hem onlar gönülden gönüle yolu çoktan kurmuşlar, cılga yolda yürüseler ne çıkar?” düşüncesindeydim. Bu gece kaçacaklarını da bilmiyordum üstelik.

“Şimdi onlar kaçıp paçayı yırttılar ama sabah evde kızılca kıyamet kopacak. Bütün abacı, kebeci, emmi, dayı laf söz edecek. Babamlar daha bir küplere binecek ve sonunda kabak benim başıma patlayacak, emdiğim sütü burnumdan fitil fitil getirecekler!” diye korkuyordum. Belki de bu yüzden ablamı ihbar etmedim. Kaçıp kendini kurtarsınlar istedim.

Ona yardım etmek için önce terlikten, hiştten piştten anlamayan köpekleri susturmalıydım. Pijamamın üstüne yelek, başıma yazmamı geçirip kapıları sessizce açarak çıktım dışarı. Bizim köpek sürüsünün yüzleri samanlığa dönük hala çemkiriyorlardı. Onlara yaklaştım. Sessizce,

“Karabaş Karabaş!” Diye seslendim.

Nihayet benim yakışıklı prens sesimi duydu. Önce kulağını dikti sonra havlamayı kesip bana yöneldi. Onun yönelmesiyle birlikte hepsi etrafımı sarmaya başladı. Allah biliyor ya biraz korktum ama korkunun ecele faydası yok. Hem serçeden korkan darı ekmezmiş Bizde bir kez çıktık bu yola, dönmek olmaz. Ablam için yapmalıydım bunu.

“Karabaş çabuk şu avaneni al ve git buradan!”

Karabaş benim köpeğim. Halis muhlis bir kangal. Onu aylarca, gecemi gündüze katıp eğitmeye çalışmıştım ama şimdi semeresini görüyordum. Bir el hareketimle havladı, hırladı, pılını pırtısını toplayıp gitti.

Onlar gidince ben de eve gitmek için yönelmiştim ki bir öksürük sesiyle irkildim. Ses samanlıktan geliyordu.

“Evvet” dedim. “Akıl olmayınca neylesin fikir. Çalsın Abdurrahman oynasın Bekir. Lan, kaça kaça kaçacak bizim samanlığı mı buldunuz? Eee! “Ağaçtan maşa olmaz, aptaldan paşa olmaz” diye boşa dememişler; işte şimdiden eniştenin beceriksizliği döküldü ortaya, evlense ne olur? Ah! Ah! Bahtsızın bağına ya taş yağarmış ya dolu. Ablamın da bahtına böyle bir adam düşmüş, yetmemiş peşlerine bir yığın it düşmüş! İşte, iven kız ere varmaz, varsa da bahtı olmaz.”

Bütün korkum gitmişti. Hani evdekilerin duymalarından çekinmesen ağız dolusu kahkaha atacaktım. Neşeyle samanlığa varıp kapısını açtım. İçeri daldım. Gözüm karanlığa alışsın diye beklerken bir el kolumdan çekip ağzımı kapattı.

“Fadime! Sus! Ben Bekir!”

Kim? Hangi Bekir? Diye düşünürken birden hatırladım. Bu bizim eniştenin arkadaşı Bekir’di. Hani şu gördüğüm günden beri aklımdan fikrimden çıkmayan Bekir. Ve şimdi onun kollarındaydım. Kalbimde davullar nasıl çalmasın? Ağzım kulağıma nasıl varmasın? Heyecandan eteklerim zil çalmaya başladı. Nerdeyse ayaklarım yerden kesilip oğlanın kollarına bayılacaktım.

“Fadime elimi bırakacam ama sakın bağırma!”

Bu söz ölümü komşuya göndermek türündendi. İçim yandı ama mecbur “Tamam” anlamında başımı salladım.

Bıraktı beni. “Ah!” dedim “Karanlık olmasa da şu yeşil gözlerinin içine dalsam, anlasa sevdiğimi!” Tabii ki hiç bir şey yapamadım. Titrek sesle;

“Sen ne yapıyorsun burada?” Deyiverdim.

“Ablanlara yardım için buradaydım. Ama köpekler onların önünü kesti ben de köpekleri yanıltmak için kızdırıp bu tarafa yönelttim. Gördüğün gibi kapana sıkışmıştım. Allah razı olsun senden. Hadi çıkalım buradan.”

Çıkmak mı? O an en son isteyeceğim şeydi ama mecbur peşine takıldım.

Tam kapıdan çıkıyorduk ki babam, elinde kalın bir odunla bizi karşıladı. Arkasında anam el ayak ovuşturuyordu. Biz endazeyi şaşırdık. “Şimdi eşşek cennetini boylayacağız!” Derken babamların endazesi daha çok bozulmuş olmalı ki; bedenleri, oldukları yere çakılmış, bakışları bende öylece kalakalmışlardı. Büyük kızlarıyla karşılaşacaklarını umarken küçük kızları, hem de bir erkekle samanlıktan dışarı çıkıyordu. Ummadıkları taş baş yarmış, taş etmişti onları.

“Hakkı amca vallahi iş bildiğin gibi değil!” dese de Bekir, babamlardan çıt çıkmadı.

“Bekir sen kaç!’” dedim usulca

“Hayır seni yalnız bırakmam! Dedi safça

Babam nihayet sordu gürlercesine “Siz ne halt ediyorsunuz burada!”

Fırsat bu fırsat. Ya bu şansı kullanmalıydım ya da ömür billah Bekir e hasret kalmalıydım. Bekir beni sonra sever mi sevmez mi düşünmeden yalanları sıraladım. Yalandan kim ölmüş?

“Ana biz birbirimizi seviyoruz!” dedim haykırırcasına.

Bu sefer herkes taş kesilmişti. Kaçmanın zamanıydı. Bekir’i kolundan çekip sürüklerken gözleri gözlerime nasıl mıhlandıysa öylece alık alık bakıyordu. Ben ise;

“Ana ben hamileyim!” Diye bağırıyordum. Ee! Dünya tükenir yalan tükenmez! Hele de böyle güzel bir olaya vesileyse…

“Yuvayı dişi kuş yapar” demiyorlar mı? Ben de yuvamı yapıyorum işte…

Bu makale 4305 defa okunmuştur.

Google News Mudanya Haberleri
Haber Editörü : Tüm Yazıları
Perihan DİRİCAN
YORUM YAZ