Türkiye’de laiklik, Osmanlı döneminde yargı ve devletin yönetiminde kısmen kendini kabul ettirmiş, Cumhuriyet devrimi ile anayasanın değiştirilemez maddeleri içinde yerini almıştır. Laiklik din ve siyasetin birbirine karışmaması ilkesidir.
Osmanlı’da Tanzimat Dönemi’ndeki reformlarla laik Nizamiye Mahkemelerinin ve batılı tarzda eğitim için Maarif Nezareti’nin (M.E.B.) kurulması, 2. Meşrutiyet döneminde Şeyhülislam’ın kabineden çıkarılması gibi uygulamalar devlet kurumlarını kısmen laikleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla laiklik ilkesi devlet tarafından tamamen benimsenmiştir.
Hilafetin (Halifelik), Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırıldığı (Din ve Vakıf İşleri), Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu’nun çıkarıldığı, 3 Mart 1924 Devrim Tarihi olarak 100’üncü yılını tamamlamış bulunmaktadır. Laikliğin uygulamaya başlandığı tarihten 13 yıl sonra laiklik 1937 yılında Anayasamızda yerini almıştır.
Cumhuriyetin nitelikleri bölümünde Anayasa’nın 2. Maddesi: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”.
Anayasa’nın 4. maddesi: “Anayasa’nın 1. Maddesindeki devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” kesinleşmiş bu hükümleri değiştirme çabaları olanların yanlış bir yolda yürüdüklerini hatırlatmış olalım.
Yine Anayasa’nın 42. maddesi eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi ile 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na dayanılarak şu hükümlerle donatılmıştır. “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkında yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz…” diye devam ediyor. Bugün ülkemizde uygulanan eğitim öğretim Anayasa’nın 42. maddesine ne kadar uyumludur?
Yazımızın girişinde laikliğin ülkemizdeki tarihi sürecini kısaca açıklamaya çalıştım. Laikliğin Anayasamızda yer alan 24. maddesine göre, “Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” der. Yani laikliğin kişilerin vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine engel olmadığını, herkes inançlarına saygılı olduğunu ve bu inançların devletin güvencesinde bulunduğunu anlıyoruz.
Atatürk bu konuda şöyle demiştir:
“Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse, hiçbir kimseyi ne din, ne de mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. Dinin, siyasetin ve siyasi otoritenin meşruluk kaynağı olarak reddedilmesinin arka planında işleyen bilimsel ve felsefi süreç budur. Bu yaşanan onca din savaşlarına karşı gelişmiş ve dinin özel alana gönderilmesiyle son bulmuştur. Bundan böyle siyaset, dünyasal bir ilke olan halk iradesi üzerine kurulmuştur.”
Laiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve her vatandaş için vicdan ve inanç hürriyetinin sağlanması demektir. Laikliğin uygulanmasıyla milletçe kazanımlarımız nelerdir?
- Hukuk birliği sağlanmış, tüm vatandaşlar kanun önünde eşit duruma gelmiştir.
- Din ve vicdan hürriyeti sağlanmıştır.
- Laiklik sayesinde milli birlik ve beraberlik güçlenmiştir.
- Laiklik sayesinde ülkemizde mezhep kavgaları önlenmiş, toplumsal barış sağlanmıştır.
- Laiklik sayesinde ülkemizde yaşayan yabancı azınlıkların devletimiz aleyhine faaliyet göstermeleri son bulmuştur.
- Laiklik sayesinde düşman devletlerin iç işlerimize karışmaları önlenmiştir.
- Laiklik beraberinde Türk Milleti’ne yeni bir hayat tarzı getirmiş, çağdaşlaşma ve gelişmenin yolu açılmıştır.

