Eksiklik, insanın varoluş koşuludur. Eğer tam olsaydık, hiçbir şeyi istemezdik. Yani istemek, eksikliğin bilince dönmüş halidir. Dolayısıyla istemek, insanın eksik doğasıyla var olmasının kaçınılmaz sonucudur. Aynı zamanda istemek, insanın varlığında gizil halde bulunan (bilkuvve/potansiyel) yetilerini fiile dönüştüren bir güçtür.
İnsan bir şeyi iki nedenden dolayı ister. Ya kendinden dolayı ya da başka bir şeye ulaştırdığı için ister.
Kendinden dolayı istenilen şeyler yani kendinde iyi olan şeyler amaç kavramının özünü oluşturur. Kendinden dolayı istenilen şey, başka hiçbir şeye hizmet etmediği halde iyi sayılan şeydir. Bu tür şeyler kendi varlıklarında bir değer taşırlar, değerleri özseldir.
Yani bir şeye ulaşmak için değil, kendileri için arzulanırlar. Kendinden iyi olan şeyin değeri, duruma, zamana göre değişmez. Akıl her durumda onun iyi olduğunu onaylar. Akıl ise, her insanda ortak olan bir ilkedir. Bu yüzden aklın yargıları, kişisel değil evrenseldir. Çünkü akıl, duyguların ötesinde, varlığın ortak ölçüsünü temsil eder. Ama duygular, doğaları gereği öznel ve geçicidir. Matematiksel yargılar, herkes için doğrudur. Bu, aklın evrensel yargısına örnektir. Bir müziği çok güzel bulmak tamamen öznel bir duygudur. Ve kişiseldir. Kişisel olanın evrensel geçerliliği olamaz.
İnsan zihninin en yüksek ve en yüce uğraşı olan felsefeyle ilgilenen Filozoflar, kendilerinden dolayı istediğimiz şeylerin asıl amacının insanın iyi yaşamasını sağlamasıdır derler. Aristo’nun, bütün sanatlar tek bir sanata hizmet etmelidir. O da; yaşama sanatına. Sözü ile, insanın asıl amacının iyi yaşamak olduğunu vurgular.
Kendinden dolayı istenilen eylemlerimizin asıl amacı, insanın kendi doğasına uygun, erdemli, ölçülü ve akla dayalı bir yaşam sürmesidir. Böyle bir yaşam iyi bir yaşamdır. Mutluluk, erdem, dost, sevgi, adalet kendinden dolayı istenilen şeylerdir. Bunlar her hangi bir iyiye, yarara ulaşmak için değil bizzat kendileri iyi oldukları için iyi olan değerlerdir. Mutluluğu her hangi bir şey için istemezsin, mutluluk kendisi için istenilendir. Adalet yine kendisi için istenilen şeydir. Gerçek dost kendisi için istenilir. Onu o olduğu için seviyorum. Her hangi bir çıkar ve beklenti için değil.
Kendinden dolayı istenilen şeyler gerçek anlamda değerlidir. Çünkü onların değeri, dışsal bir amaca değil, aklın onayına dayanır.
Başka bir şeye ulaştırdığı için istenilen şeyler. Bunların kendilerine ait bir değeri yoktur. Asıl iyi olanlara (asıl amaçlara:erdemli yaşamak gibi) ulaştırdıkları için iyi olan şeylerdir. Bunlar araçtır.
Araç; bir başka amaca ulaşmak için kullanılan şeydir. Değeri kendinden değildir, değeri hizmet ettiği amaçtan türetilir.
Amaç, eylemlerimizin nedenidir; araç ise o eylemi nasıl gerçekleştireceğimizin yoludur. Para, ün, makam, şöhret, statü, sağlık, güzellik, bilgi bunlar kendilerinden değerli olan şeyler değildir. Bunların değeri hizmet ettikleri amaçlarca belirlenir. Para kazanmak erdemli ve mutlu yaşama hizmet ederse değer kazanır. Makam, adaleti uygularsa kıymetli olur. Sağlık, erdemli bir yaşam sürmek için bir araçtır.
Artık insan, “kendinden dolayı iyi olanı değil“, yararlı olanı arzulamaktadır. İyi olanın tercih edilmeyip yararlı olanın tercih edilmesi toplumsal bir ideal haline gelmiştir. Böylece, araçlar amaç haline gelmiş; amaçlar ise araçsallaşmıştır. Bu dönüşüm yalnızca bireysel anlam arayışını değil, toplumsal yapının ahlaki dokusunu da zedelemiştir. Amaç-araç hiyerarşisinin tersine dönmesinin insanın varoluşsal bütünlüğü üzerindeki olumsuzluğu çağın insani çıktıları ile net bir şekilde gözler önüne serilmektedir.
Para, şöhret, güzellik, güç kendinden dolayı istenilen şeylerin yerini aldığında yani bunlar istemelerimizin birincil amacı olduklarında insanın eylem düzeni tersine döner. Bu noktada araç artık bir şeye ulaşmak için değil, kendisi için istenir. Böylece insan aklın hiyerarşik düzenini bozarak araçları yüceleştirir.
Erich Fromm’un ‘’pazarlamacı karakter’’ tipinde anlattığı gibi modern insan, üretim ve tüketim döngüsünde kendini bir araç gibi sunar. İnsan artık bir ‘özne’ değil, ‘meta’ dır. Araçlar amaç haline geldiğinde, insanlar da birbirlerini araç olarak kullanmaya başlar. Bu durumda; dostluk çıkar temelli olur. Sevgi, anlaşmaya indirgenir. Değerler, fayda ölçüsünde anlam bulur. Yani ortada insan yoktur. İnsanın neye sahip olduğu vardır. Ve insanın değeri neye sahip olduğu ölçüsünde belirlenir.
İnsan çağının çocuğudur. Çağının değer anlayışı insanı şekillendirir. Yararın amaç edinildiği bir çağda insan kendi isteklerini belirlerken genel eğilimin dışında nasıl hareket ederek değerleri yaşamının merkezine alacaktır? Çok zor ama imkansız değil. En azından isteklerimizin yöneldiği şeylerin; kendinden değerli olan şeyler mi yoksa araçsal bir değeri mi var? Bunun farkına varmalıyız.
Farkına varmak beni bana tanıtırken aynı zamanda dünyamla kurduğum ilişkinin samimiyetini bana gösterir. Bir dostu o olduğu için mi seviyorum, yoksa bana yararı dokunduğu için mi? Sevdiğim kişiyi koşulsuz mu, yoksa kendi acziyetimi, yalnızlığımı giderdiği için mi? Makamı doğru, erdemli işleri yerine getirip topluma/insana yarar sunmak için mi, yoksa makamın bana sunduğu imkanlar için mi? Sağlığı, güzelliği kişisel beğeni için mi, yoksa yaşamda daha etkin olmak için mi? Gücü, adaleti uygulamak için mi, yoksa kendi güçsüzlüğümü, olmamışlığımı kapatmak için mi?
Ara ara insan kendine sormalı. Ben bunu neden dolayı istiyorum.
Vereceği cevapta, insan, kendini görecektir.
Bazen yüzleşmek gerekiyor kendimizle, acı olsa da. Kendimizle yüzleşmek, iyileşmenin ilk ve en zor adımıdır.
Yüzleşmeden kendimizi tanıyamayız ki.
