Toprağa düşen bir tohum, topraktaki bütün minareleri bünyesine katarak bir ağaca ve meyveye dönüşür.
Meyve, bünyesinde bu minerallerin tamamını barındırsa da sadece bir kısmını baskın bir karakter olarak öne çıkarır. Örneğin muzun bünyesinde potasyum minerali çok fazladır. Ancak potasyumun baskın olması, diğer minerallerin hiç olmadığı anlamına gelmez; yalnızca diğer mineraller (çinko, selenyum…) aynı düzeyde ve etkide bulunmamaktadır.
Nasıl ki tohumda toprağın tüm mineralleri saklıysa; İnsan ruhunda da İnsana dair her duygunun bir nüvesi mevcuttur. Bu potansiyel duygulardan hangilerinin belirginleşip fiili bir karaktere dönüşeceğini ise pek çok etken tayin eder. Ama özelikle ilk çocukluk döneminde çocuğun anne-babası ile kurduğu ilişki ağı en güçlü belirleyicidir. İlerleyen yıllarda içinde olunan sosyal ve kültürel çevre de bireyin duygu dünyasını şekillendirmeye devam etse de, karakterin ana hatlarının ve özünün oluşmasında erken çocukluk dönemi belirleyici bir rol oynar.
Çocuklukta alınması gereken en önemli duygunun şefkat olduğunu söylemek abartı olmaz. Şefkat; çocuğa gösterilen ilginin, saygının, sevginin, bakımın olması gerektiği kadar olmasıdır. Ne az ne çok. Çocuğa gösterilen ilgi ölçüsüzleştiğinde şımarıklık baş gösterir; çocuk bir ister anne baba on yapar ve böylesi bir çocuğun sınır bilmeyen bir karaktere evrilmesinin önüne geçmek son derece güçleşir. Bu durumda karşımıza sorumluluk bilinci gelişmemiş bir bireyin çıkması sürpriz olmaz. Son dönemlerde “Amerikan babası tiplemesi” denilen bir ilişki şekli gelişmiştir. Çocuklarla hiçbir sınır ve mesafe koymadan yürütülen ilişki tarzında çocuk sınır koymayı öğrenemez; çocuk kimlik karmaşası yaşayarak babasından bağımsız bir benlik geliştiremez.
Buna karşın, çocuğa karşı gereğinden ilgisiz ve mesafeli davranmak da en az aşırılık kadar sorunludur. Bu durum çocuğun kendine güvenini azaltır, özsaygısını düşürür ve bireyin sevgiyi sürekli dışarıda arayan bağımlı bir kişilik geliştirmesine yol açar. Nitekim şımarıklık bir aşırılık (ifrat), ilgisizlik ise bir eksiklik (tefrit) halidir. Ebeveyn tutumlarındaki bu iki uçlu dengesizlik, çocuğun ruhsal bünyesinde olumsuz duyguların filizlenmesine ve bu duyguların zamanla kalıcı bir karaktere dönüşmesine zemin hazırlar.
Haset ve kıskançlık, insan ruhsallığında var olan olumsuz duyguların en baskın ve yıkıcı olanları arasında yer alır. Çünkü bu iki temel duygu, bireyin yalnızca içsel psikolojik yapısını ve özsaygısını derinden sarsmakla kalmaz; aynı zamanda ötekiyle kurduğu tüm toplumsal ilişkilerin, aidiyetlerin ve çatışma dinamiklerinin de ana belirleyicisi olarak karşımıza çıkar. Çoğu zaman birbiriyle karıştırılsalar da iki duygunun kökeni birbirinden oldukça farklıdır. Haset, başkasında olan bir şeyin onda da yok olmasını arzulayan yıkıcı bir yoksunlukken; kıskançlık, sahip olunan şeyin paylaşılmasına tahammülsüzlüktür.
Kıskançlık kelime anlamı itibari ile kısmaktan, esirgemekten gelir.
Kısmak; sahip olunan şeyin çoğalmasını, yayılmasını, paylaşılmasını istememektir. Kıskanç biri elinde olanı paylaşmak, çoğaltmak, yaymak istemez, sahip olduğu şeyin sadece kendinde olmasını ister. Eşitlik onun tahammül edemediği bir durumdur. Paylaşmak aynı zamanda öteki ile eşit olmayı istemektir. Ama kıskanç biri paylaşınca azalacağını düşünür. Çünkü sahip olduğu şey onun ayrıcalığı ve kendisini ötekinden üstün gördüğü şeydir. Daima daha yukarıda olmak ister ve her şeyin en iyisine yalnızca kendisi sahip olmak ister. Kendini yukarıda görebilmek için başkalarının aşağıda olmasına ihtiyacı vardır.
Kıskançlığı kavramsal olarak şöyle de formüle edebiliriz.
Benim var (+) ama onun olmasın(-) . Kıskançlıkta varlık (+) ile yokluğun (-) gerilimi yatar. Bir tarafında yani ben de var olan bir şey var (+) ötekinde (-) olmamasını istemektir. Örneğin, çok beğendiğiniz bir gömleği almışsınızdır ve başkasında olmasını istemiyorsunuz. Ya da sahafa gidip çok değerli bir kitap aldığınızda bu kitabı nereden aldığınızı söylemeyişiniz gibi; temelde sadece ben de olsun ama onda olmasın dürtüsü hakimdir.
Kıskanç birinin öz sevgisi düşüktür. Kendi değerini başkalarının yoksunluğu ve eksikliği üzerinden kurar. Ben de var onda yok; sahip oldukları ile var olmaya çalışır. Başkalarının eksikliğinden gizli bir tatmin yaşar. Bu yüzden kendisinde olan bir şeyin başkasında olmasını katiyen istemez. Sürekli imrenilecek tek kişi olmak ister.
Kıskançlık bir karakter zayıflığı bir kişilik bozukluğudur. Dönem dönem hepimiz bazen duyarlı olduğumuz durumlar ya da bizim için çok değerli olan şeyler için bu duyguyu yaşarız. Ama bu duygu gelip geçici ve çok baskın değildir. Yalnız kıskançlık karakteri sarmış ve yapısallaşmışsa işte o zaman durum ciddi bir kişilik bozukluğunun göstergesidir.
Haset Türkçe’ye çekememezlik olarak çevrilir. Haset; bir başkasının sahip olduğu başarı, mutluluk, maddi-manevi bir imkânın, o kişiden çekilip alınmasını arzulama duygusudur. Haset benim yok (-) onunda olmasın (-) şeklinde formüle edilebilir. Burada iki yokluk karşı karşıyadır o yüzden haset tamamıyla yokluktan beslenir; başkasının sahip olduğu şeye hiçbir tahammül yoktur. Kıskançlık temelde sahip olunan bir şeyin başkasında olmamasını istemedir. Haset ise hiç sahip olunmayan bir şeyin başkasında varoluşuna duyulan tahammülsüzlüktür. Ben de yoksa sende de olmamalı. Benim arabam yok senin de olmamalı, ben mutlu değilsem sen de mutlu olmamalısın.
Haset; doğrudan başkasındaki bir eksikliğe değil, bir üstünlüğe ve iyiliğe duyulan tahammülsüzlüktür. Tam da bu nedenle haset, sahibinin kendine dahi en zor itiraf edebildiği duygudur. Çünkü hasedi kabul etmek, aynı zamanda kendi yetersizliğini, eksikliğini onaylamaktır; bu da benlikte ağır bir aşağılanma hissi uyandırır. İtiraf edilemeyen haset, mutlak bir gizlilik örtüsü ardına saklanır. Haset duyan kişi, içindeki bu yakıcı çekememezliği bastırmak için sıklıkla tam zıddı bir tutum takınır: haset ettiği kişiyi abartılı övgülere boğar ya da yapay tebriklerle asıl hislerini maskeler. Böylece haset, dışarıdan hayranlık gibi görünün zehirli bir zırhın ardında sahibini için için kemirmeye devam eder.
Mesafe daraldıkça duyguların şiddeti ve etkisi artar; en güçlü duyguları daima en yakınlarımızdakilere karşı hissederiz. Kıskançlık ve haset en yakınlarımızdan gelir. Kardeşimize kızdığımızda orada sahici, dolaysız ve saf bir duygu vardır. Oysa araya duygusal paylaşım mesafesi girdiğinde, örneğin İngiltere’deki bir bakanın aldığı karara veya yaptığı bir eyleme de kızabiliriz; ancak buradaki öfke saf bir duygu değil, o duygunun zihindeki soyut düşüncesidir.
Kuşkusuz çoğumuz bu duygulardan bütünüyle azade değiliz; zaman zaman her birimiz ruhumuzun bu karanlık dehlizlerine düşeriz.
Bu durum insani bir zaafın göstergesidir; asıl tehlike ise ruhumuzun bu karanlık yanlarında fazla kalmamız ve oradan çıkamamamızdır.
