Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
--
--
--
--

Kuyu10461 defa okundu

kategorisinde, 08 Ara 2025 - 21:23 yayınlandı.
Kuyu

Bizi ayakta tutan şey anlamdır. Anlam yoksa, yaşam, boş, anlamsız bir hiçliğe dönüşür. Anlam, insanın yaşamla bağ kurduğu ilişkilerle oluşur. Bu ilişkiler; inanç olabilir, sevgi olabilir, iş olabilir, bir ideal olabilir. İnsanın yaşamla arasında kurduğu bu güçlü bağlar bazen kopar.

İşte kuyu; yaşamsal krizler sonucunda oluşan varoluşsal bir boşluğun adıdır.

İnsan yaşamla ne şekilde bir ilişki kurar ve kurduğumuz hangi ilişki yaşamla aramızda bağ oluşmasını sağlar?

Antik Yunan ve Modern bilime göre insan yaşamla üç tür bir ilişki içersindedir. Antik Yunan’dan Epikür  ve Modern Bilimden Maslov insanın ihtiyaçlarını üç kategoriye ayırır. Bunlar; bedensel, duygusal ve zihinsel ihtiyaçlardır. İnsan, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yaşamla üç katmanlı bir ilişki kurar. Bedensel ihtiyaçlar üzerinden kurduğu ilişki ile yaşamda kalır. Zihinsel ihtiyaçlar üzerinden kurduğu ilişki ile yaşamı anlamaya, açıklamaya çalışır. Duygusal ilişki üzerinden kurduğu ilişki ile yaşama anlam ve değer katar. İnsan, sadece yaşamla kurduğu duygusal ilişkide yaşamla arasında bağ kurar. Ve kurduğu bu bağ insanın anlam dünyasını oluşturur.

İnsan ilk önce bedeni ile yaşam arasında bir ilişki kurar. Çünkü insan, ilk önce hayatta kalmak zorundadır. Nefes almak, beslenmek, yürümek, dokunmak, barınmak gibi biyolojik ihtiyaçlar yaşamla aramızda kurduğumuz zorunlu bir ilişkidir. Kurulan bu ilişki, irademiz dışında gerçekleşir. Yani istemesek de ortaya çıkarlar. Aristo buna “doğal eğilim” der, doğa her zaman kendi amacına yönelir. Doğanın birinci amacı da varlığını devam ettirmesi yani yaşamda kalmasıdır. Bedensel katmanda yaşamla kurulan ilişkide neden yaşıyorum sorusuna değil, nasıl yaşayabilirim sorusuna cevap verilir. Bedensel ihtiyaçlarımızın karşılanmaması sonucunda, insanın varlık olarak yaşam sürmesi imkansızlaşır. O zaman; vücut moleküllerimiz uzaya dağılır en sonunda da DNAmız başka bir hayat biçiminin bir parçası olur.

İnsan zihin düzeyin de de yaşamla arasında bir ilişki kurar. Zihinsel düzeyde kurulan bir ilişkide insanın amacı¸yaşamın olgularını, öğelerini çözmek, sınıflandırmak, açıklamaktır. Zihinsel düzeyde kurulan ilişkide de insan ile yaşam arasında bağ oluşmaz. Çünkü; düşünce doğası gereği olguyu olduğu gibi çıplak hali ile görmek ister. İnsan, olguyu çıplak bir şekilde onunla bağ kurmadan düşünebilirse olgunun hakikatini anlamaya, görmeye başlar. Çünkü kurulan bağ mesafeyi ortadan kaldırır ve mesafe olmayınca insan reaktif bir tutum takınır. Düşünce yaşamın sıcaklığından geri çekilmek ve mesafe koymak zorundadır. Aksi takdirde zihnin olguyu çözme gücü zayıflar, duygu düşünceyi işgal eder ve olgu görünürlüğünü kaybeder.  Böyle olunca da düşünce taraflı, tepkisel, savunmacı bir hal alır. Zihin artık olguyu anlamak için değil tepki vermek için çalışır. İdealize ettiğimiz, değer verdiğimiz hiçbir şeyi tarafsız yargılayamayız. Hangimiz, annemizi düşüncenin soğuk soyutlamasına tabi tutup yargılayabiliriz? Mümkün değildir, çünkü duygunun yoğunluğu aklın nesnelliğini kapatır. O yüzden mutlu olmak istiyorsak sevdiklerimizi düşüncenin kılı kırk yarıcılığından uzak tutmalıyız.

Düşünsel faaliyetin sonucunda doğru bilginin (nesnel-objektif) oluşması için belirli epistemik koşullar gereklidir. Bu koşulların en temeli duygusal sıcaklıktan çekilmek ve olgu ile araya ölçülü bir mesafe koymaktır. Eğer duygu yoğunluğu yüksek olursa objektif ve nesnel bir bilgiden söz edilemez. Böyle bir durumda da kanaatler bilginin yerine geçer. Zihinsel faaliyetin doğru bilgi üretmesi için insanın yaşamın sıcaklığından çekilmesi, olguyu duygunun sisinden arındırarak uygun bir mesafeden değerlendirmesi şarttır. Mesafe yoksa düşünce bulanır; bulanık düşünceden doğru bilgi doğmaz.

Düşünce doğası gereği, değişime açıktır. Çünkü düşünmek, yeniden kurmak, yeniden yorumlamaktır. Düşünce birike birike kendini yenileyerek yol alır. Duygular ya da inançlar gibi döngüsel sabit bir zeminde tekrarlamaz kendini. İnancın ve duygunun gücü değişmezliğindedir. Düşünce doğrusal yol alır, ilerler ve değişir. Eğer ilerleme durursa düşünce ölür. Eleştiri düşünceye yeni yönler açarak, yeni düşünceler doğmasını sağlar. O yüzden, düşüncenin can suyu sorgulama ve eleştirel bakıştır. Düşüncenin doğası değişmektir. Düşünce durağan bir yapı değildir. İnsan düşündükçe ve yeni deneyimlerle karşılaştıkça düşüncesi sürekli dönüşür. Dün böyle düşünüyordum bugün böyle. Yeni bilgiler edindikçe, yeni bakış açıları oluşur. Olguları daha farklı perspektiften değerlendirir.

Bu yüzden düşüncenin değişmesi kriz değil, zihinsel canlılığın kanıtıdır. Eğer değişim olmaz ise düşünce nefes alamaz. Düşünce değiştikçe insan dünyayı yeniden görür, kendini yeniden tanımlar, yanılgılarını düzeltir, daha büyük bir kavrayışa ulaşır. İnsan düşüncesi değişti diye yaşamdan kopmaz; aksine kendini daha aktif hisseder. Doğru bildiğinin yanlış çıkması bir çöküş değil, zihinsel bir ilerlemedir. Bütün savaşlar kitlesel yapılır ve kitlesel yıkıma sebep olur. Ama düşünce savaşları tek başına yapılır ve her zaman bu savaşın sonucunda insanlık fayda görmüştür.

Benimle yaşam arasında bağ oluşmasını sağlayan şey benim şeylere yüklediğim duygudur. Duygum benim şeylerle aramda bağ oluşmasını sağlar. Ve kurduğum bağlarla, yaşam anlamımı belirlerim. İnsan, yaşamda aynı anda birçok şeyle bağ kurar. İşiyle, aşıyla, geçmişiyle, kendisiyle, sevdiğiyle ve bunların hepsi ile birlikte yaşamının anlamını dokur. Ama her insan için bazı bağlar “omurga“dır. Varoluşsal çekirdek gibi çalışır. İşte bu bağlar koptuğunda insan yaşamının bütün anlam örgüsünü kaybetmiş gibi hisseder.

İşte kişinin içine düştüğü KUYU yaşamının omurgasını oluşturan bağların kopması sonucunda oluşur.

İnsan, dünyayı olduğu gibi değil, kendi zihninin penceresinden görür. Yani nesnel bir gerçeklikten çok, öznel anlamlarla dokunmuş bir dünya var eder. Beyaz, herkes için aynı renktir. Ama beyaza verilen anlam şahsidir. Trafik kazasını gören herkes olayın kaza olduğunu bilir ama bu kazayı görenlerin kazaya yüklediği anlamlar görenlerin sayısı kadardır. Damlayan suyun sesini işiten kulaklar, su damlasının sesini farklı anlamlarla çağrıştırırlar. Hatta aynı anneden dünyaya gelen çocukların annelerine verdikleri anlamlar bile birbirinden farklıdır. Çünkü her insanın nöroanatomik yapısı benzersizdir. Bu benzersizlik insanı eşsiz kılar.

İnsanın, gözleri ile gördüğü kulakları ile işittiği dünya, kalbiyle hissettiği dünyadan her zaman farklı olmuştur. Dünyayı olduğu gibi değil, bizim ona giydirdiğimiz elbiselerle var ederiz. Biz anlam veririz ve verdiğimiz anlamın içinde yaşarız. Öldüğümüzde hepimizin mezar taşında görünmez yazı ile yazılacak olan şey aslında yaşama nasıl bir anlam verdiğimizdir. Yaşama ne anlam yüklemişsek öyle yaşamışızdır. Anlam, insanın kendisidir.

Anlam kaybı, insanın yaşamla kurduğu bağın yitirilmesi demektir. Yaşam anlamını kaybeden birinin varoluşunun amacı ve hedefi yıkılır. Anlam yoksa amaçta, hedefte ortadan kalkar. Böyle bir durumda kişi, Bir tür hiçliğe düşüşü yaşar. Bu hiçliğe düşüş, psikolojik bir tükenmişlikten çok daha fazlasıdır. Varlığın tutunacak zemininin kaybıdır. Victor Frankl, toplama kampı deneyimlerinde yaşam anlamını yitiren insanların kısa sürede çöktüğünü gözlemler. Çünkü anlam, insanın psikolojik direncinin temelidir. Anlam yıkıldığında kişinin yaşama karşı amacı ve hedefi de tükenir.

Bir kayıp, bir ayrılık, bir ihanet, ölümcül bir hastalık, büyük bir hayal kırıklığı hayatımızı inşa ettiğimiz zeminin aniden çökmesine sebep olur. Yaşamla bağımız kesilir. Bir bitkiyi toprağa temas ettiği yerden çekip çıkardığımızı düşünün, bitkinin kendisi elimizde ama onun yaşamla bağını kestik. O an dan itibaren bitki, günbe gün sararıp solacak ve çürüyecek. Yaşamsal krizlerde böyle bir etki yapar hayatımıza, yaşamla kurduğumuz güçlü bağlar koptuğunda yaşam anlamımız sarsılır. Ben şimdi ne olacam, ne yapacam, nerelere gidecem der, kendimizi derin bir boşluğa düşmüş gibi hissederiz.

İnsan, yaşamında anlam yüklediği şeyleri kaybedip yaşamı anlamsız hissettiğinde kendisini kuyunun dibine düşmüş gibi hisseder. Bir dibe vuruş yaşar. Bir daha ayağı kalkamayacağını düşünür. Ama ruhun en karanlık gecesi yeni benliğin doğum günüdür aynı zamanda. Burada doğumu gerçekleştirecek şey ise acıdır.

Acı; kişinin içe bakış kazanmasını sağlar. Acı, kişinin gerçek potansiyelini, varlık gücünü ortaya çıkarır. İnsanın içsel mekanizması böyle çalışır acı içe bakış sağlarken neşe hep dışarı dönüktür. Belki de çok neşeli olanların hödüklüğü (anlayış kıtlığı) buradan gelir. Acı bizi bilmediğimiz yönlerimizle yüzleştirir. Freud’un ifadesiyle acı, eski benliğin dayandığı bağları, ilişkileri kırar. O kırılma olmadan içsel bir iyileşme olamaz. Acı uyandırır insanı. Uyanan insan kendini görmeye başlayandır.

Acı, insanın kendini görmesini sağlar. Ama kendini gören insanın tekrar kanatlarını güçlendirip ayağı kalkabilmesi için acısını umutla beslemelidir. Umut beslemek, boş bir optimistlik değildir. Ya da gerçeklikten kaçıp hayali bir dünya kurmak değildir. Kaderi sevmektir. Kaderi sevmek düştüğümüz kuyudan çok şey öğrenmektir. Yıkımı yeniden doğuşa dönüştürmektir.

İşte o zaman kanatlarımız kırılmış olsa bile onları tekrar iyileştirir, güçlendirir ve kuyunun dibinden çıkıp ayağı kalkabiliriz. İşimizi mi kaybettik yine bulabiliriz, ekmeğimiz mi azaldı olsun yine kazanırız, sevdiğimizi mi kaybettik olsun yine sevebiliriz.

Ve belki de o zaman kuyu daha güçlü bir varoluşun doğumu olur. Karanlık dağlardan doğan bir sabah güneşi gibi daha parlak ve güçlü. (Nietsche)

Google News Mudanya Haberleri Telegram MUDANYA Kanalı
Haber Editörü : Tüm Yazıları
YORUM YAZ