Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Tutku

Eros‘un oku AŞK’tır. Aşk ise insanın kendi dar benlik sınırlarını

Eros‘un oku AŞK’tır. Aşk ise insanın kendi dar benlik sınırlarını aşıp varlığını bir başka şeye vakfetmesini sağlayan kurucu tutkunun adıdır. Bu bir kadın olabilir, bir koleksiyon olabilir, yaptığın bir iş ya da bir ülkü olabilir. İnsan neye tutulmuşsa Leyla’sı da odur; çünkü tutku, bir şeyi tutmak değil, o şey tarafından tutulmaktır.

Mitolojide tasvir edilenin aksine, Eros, Olimpus Dağı’nın yükseklerinde oturup aşağılarda yaşayan insanlara okunu rastgele atmaz. O, bu konuda oldukça seçicidir. Okunu; korkaklara, cimrilere, her şeyi kar-zarar terazisinde tartan faydacı kişilere, küçük hesaplar peşinden koşanlara, maymun iştahlılara ve doymak nedir bilmeyenlere atmaz. Kısacası;  salt haz ve yararın peşinden koşanlar Eros’un hedefi olmaz.

Eros okunu, bir şeyi tüm varlığıyla isteyip, istediği şey uğruna çok büyük çabalar göstermiş olana doğrultur. Fakat buradaki temel kıstas, o istenilen şeyin yalnızca kendinden dolayı istenmesidir. Kendinden dolayı istenilen şeyde doğrudan ne bir yarar ne de bir haz aranır. Bir şeyi salt sağlayacağı menfaatten ya da anlık zevkten ötürü istiyorsak, o istenilen şeye kendinden dolayı değer vermemişizdir.

Sözgelimi aspirin, bir rahatsızlığımızı gidermek gibi bir yarar için istenir; sigara ise tiryakisine verdiği hazdan ötürü istenir. Yoksa sigaranın kendinde bir değeri yoktur. Kendinden dolayı istenilen bir şeyde ise “bunun sana ne yararı var ?” sorusu tüm anlamını yitirir. O şey, başka bir amacı elde etmeye basmak olsun diye değil; yalnızca kendisi için istenilir.  Aradığı sadece O’dur. Bütün benliğini o istediği şey ile bütünleştirir. Çünkü onu o olduğu için istiyordur. Varoluşunu O şey ile tamamlar. Duygu ve akıl insanın iki ruhsal yetisi bu istemede birleşir, bütünleşir.

İşte Eros burada devreye girer ve okunu saplar. Artık, tutulmuştur isteyen değildir, fail değildir. İstediği şey tarafından tutulmuştur. İsteme artık Tutkuya dönüşmüştür. İstemede insan nesnesine yönelir ama tutkuda yön tersine döner. Tutulduğu şey İnsanı biçimlendirir. Tutulan, tutulduğu şeye dönüşmeye başlar. Anne nin çocuğuna dönüştüğü gibi. Anne artık yalnızca kendisi değildir. Benliği, çocuğunun varlığıyla dolmuştur.  Çocuk üşüdüğünde anne daha çok üşür, çocuğun canı yandığında annenin bağrı yanar.

Tutku tutulmaktır. Fakat bu cümle ilk bakışta bir paradoks doğurur. Eğer tutulduysam artık özgür değilimdir. Öyleyse insan neden tutku sahibi olmak istesin?

Asıl felsefi ayrım burada ortaya çıkar. Biz özgürlüğümüzü tutkuda değil, tutkudan yoksun yaşarken kaybederiz. Çünkü çoğu zaman kendi isteklerimizin gerçek sahibi değilizdir. Sürekli yeni arzular üretilir; reklamlar, moda, toplumsal beklentiler ve tüketim kültürü bize durmadan yeni ihtiyaçlar telkin eder. Böylece bir istekten diğerine savruluruz. Dışarıdan özgür görünsek de aslında dış dünyanın yön verdiği isteklerin peşinden sürükleniriz. İşte asıl bağımlılık, özgürlüğü kaybetmek budur. Çünkü burada isteyen biz değiliz; biz de istek uyandıran dış etkilerdir. Kendimizi özgür sanırız, oysa başkalarının ürettiği arzular arasında dolaşırız. Bu yüzden benliğimiz bölünür; dikkatimiz parçalanır, irademiz dağılır. Ruh sürekli kendini yorgun hisseder çünkü sürekli bir şeyleri isteme ve onlar için çabalama ruhu göçertir. Biraz ondan biraz bundan isteyen insan sonunda hiçbir şeyi gerçekten istemeyen insana dönüşür.

Tutku ise bunun tam karşıtıdır. Tutkuda insan dışarıdan dayatılan bir isteğe değil, özgürce istediği bir şeye bağlanır. Bu bağlanma ilk bakışta özgürlüğün kaybı gibi görünür; oysa tam tersine özgürlüğün en sahici biçimidir.

Çünkü burada seçimi yapan başkaları değil, insanın kendi varlığıdır. Bu nedenle tutkuda asıl fail yine insandır. Çünkü tutulduğum şeye İlk yöneliş benim kendi irademle gerçekleşir.  Evet bir süre sonra insan istediği şey tarafından tutulur; fakat onu tutan şey, kendi özgür iradesiyle seçtiği ve kendisinden dolayı değer verdiği şeydir.

Tutkunun beni bulması rastlantı değildir, benim kendi irademle ona yönelmemin ve onu çok istememin sonucudur. Bu yüzden tutku insanı köleleştirmez; onu dağınık ve dayatılmış isteklerin köleliğinden kurtarır. Sayısız arzunun arasında parçalanan benlik, tutkuyla birlikte tek bir merkez etrafında toplanır. Dışarıdan bakıldığında seçenekler azalmıştır; fakat içeriden bakıldığında ilk kez kişi kendisiyle bütünleşmiş, kendisini görmeye başlamış ve kendisini bulmuştur.

Ünlü doğa bilimci ve belgesel yapımcısı Sir David ATTENBOROUGH yaşamı tutkunun insan yaşamını nasıl dönüştürdüğünün en güzel örneklerinden biridir. Onun belgesellerini izlerken bir şeye tutkuyla bağlanmış bir ömrün nasıl bir derinlik ve olgunluk kazandığına tanık oluruz. Attenborough, doğayı yalnızca gözlemlemedi; onunla yaşadı, onu anlamaya çalıştı ve ömrünü onu anlatmaya adadı.

İşte bu yüzden anlattıkları yalnızca bilgi değil, tutkuyla yaşanmış bir ömrün tanıklığıdır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Her şeye biraz ilgi duyan, fakat sonunda hiçbir şeyden gerçek anlamda tat alamayan bir insanın mı yaşamı daha zengindir; yoksa bütün ömrünü tek bir değere adayarak o alanda derinleşen, adeta tutkusuna dönüşen Sir David Attenborough’un mu?

Eşekli kütüphaneci olarak tanınan Mustafa GÜZELGÖZ tutku sahibi bir kütüphaneciydi. Kitapların insan hayatını değiştireceğine bütün benliğiyle inanmış bir tutku insanıydı. Bu yüzden kitapların raflarda kalmasına razı olmadı. Kütüphaneye gelemiyorlarsa ben kitapları onların ayağına götürürüm diyerek; eşeğine kitapları yükledi, köy köy dolaştı ve binlerce insanı kitapla buluşturdu.

Tutkusu olmasaydı sadece görev olarak görseydi işini bu kadar zahmete katlanabilir miydi? Onu yola çıkaran şey görev değil tutkuydu. Çünkü tutku insanın yapması gerekeni değil; yapmadan duramayacağı şeyi yaptırır.

Mustafa GÜZELGÖZ’ün hikâyesi bize şunu gösterir.

Tutku sıradan bir mesleği bile olağanüstü bir hayata dönüştürebilir. Aynı işi yapan binlerce insan unutulurken, o bugün hala hatırlanıyorsa bunun nedeni yaptığı iş değil; tutkusudur.

Bu dünyadan aşık olmadan; bir tutku sahibi olmadan gidilir mi?

Varoluşunu derinleştirmeden, sadece günü tüketerek yaşamak  “Ot gibi gelip ot gibi gitmek” gerçekten yaşamak mı? Tutku; İnsan olmanın en büyük alametidir.

Özgürce bir şeye kendini adamak…

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Tarih ilmi bize şunu öğretir. Her çağın kendine özgü bir
Sıradaki Haber Sorunlu ebeveynlik