–Geçen haftadan devam–
İyileşen dedemiz Süleyman, 1916 yılında yeni bir görev ile Hicaz Demiryolu trenine binerek Medine’ye teçhizat ve atlarla hareket ettiler. Arapların Hicaz trenine sık sık saldırmaları yüzünden ağır ilerliyorlardı.
Şehit olan askerlerimizi kuma görerek yollarına devam ediyorlar. Teslim alınan Arap eşkıyalarının ağzından sık sık Lawrance adında bir İngiliz’i duyuyorlardı.
Süleyman dedemiz, kum tepeciklerinde keskin nişancılığını konuşturuyordu. Komutanı 1000 metre ileride bir hedefi göstermişti. Rüzgarın etkisi ile defalarca ateş etmesine rağmen bu hedefi vuramamıştı. İşte o hedefin Lawrance olduğunu sonradan öğrenebilmişti.
Süleyman dedemiz, Medine’de Fahrettin Paşa komutasında 1916 yılı Ağustos ayında 10 askerle çıktığı görevde kendilerini 100 kadar İngiliz askerlerinin arasında buluyor. Bu çatışmalarda 3 asker ile esir alınıyor.
İngiliz ordularının içinde Müslüman Hint askerleri “Onlarda musaf var, Allah onları koruyor” demeleri üzerine bundan etkilenen İngilizler, Süleyman dedemizi ve 2 askeri serbest bırakmışlar.
Fahrettin Paşa’nın yanında bir yıl savaştıktan sonra, 1916 yılının son aylarında Yemen’deki birliklere destek vermek için yola çıktılar. Laheç kentine vardıklarında yoldaki saldırılardan dolayı, 1000 kişiden 250 kişi kalmışlardı. İngilizler ve Laheç Sultanlığı’nın kuşatmasına çok fazla dayanamamışlar ve 800 civarındaki askerle birlikte esir olmuşlar.

12 Şubat 1917 tarihinde Aden Limanı’na yanaşan L’aronda isimli bir gemi ile Mart 1917 de Hindistan’ın Bombay şehrindeki esir kamplarına getirilmişler.
Bu arada Süleyman’ın 1909 yılında Mudanya’da bıraktığı ailesi, Çırpan Mahallesi’nde bir eve yerleştirilmiş. 2 adet inek bakarak sütü ve ürünlerini satarak geçimlerini sağlamaya başlamışlar. Bir süre sonrada, Süleyman ve Nazlı’nın bir kız çocuğu dünyaya geliyor. Adını Fatma koyuyorlar.
Balkan Savaşı için Jandarmaların asker toplamaları sonucunda ailenin küçük oğlu Hüseyin’de 1913 yılında, yani 14 yaşında askere alınır. Hüseyin önce Bursa’da, sonra İstanbul’da 4 ay eğitim gördükten sonra deniz yolu ile Trabzon’a karayolu ile Kafkas Cephesi’ne gönderilmiş.
Rusların Kars ve Ardahan’a saldırmasında cephede görev almış. Bir süre sonra Tifo hastalığına yakalanarak uzun süre tedavi gördükten sonra 1915 yılında birliğine döndü.
Hüseyin, Osmanlı IX. Kolorduda Süvari askeri idi. Ruslarla savaşırken önünde bulunan subayına bomba parçasından kurtardı. Fakat kendisi ağır yaralandı. Subay onu öldü zannetti. Ağır yaralanmadan sonra iyileşti ve kendisine ‘Gazi’ ünvanı verildi.
Sina Çölü’nde 1915 yılında Fransız ve İngiliz ordusu ile yapılan savaşta yine yaralandı ve esir edildi.
Uzun süre Süveyş’te bir esir kampında hiç yardım görmeden yaşamaya çalıştığında yaşı 19 idi. Güneşin altında derileri kapkara olmuş, birbirlerinin yarasına işeyerek tedavi etmeye çalışıyorlar, buldukları yılanları kapış kapış yiyiyor, çamurlu su birikintilerinden su içiyorlardı.
Hüseyin daha sonra Mısır’ın Maadi Esir Kampı’na alındı. Burada şartlar önceki kampa göre çok iyi idi. Enfekte olmuş yaralarından dolayı yaklaşık 1 ay revirde tedavi gördü.
Bu arada Süleyman ise Bombay Limanı’nda geçici kampa alındıktan 1 ay sonra, Ahmet Nagar kampına nakil edildi. 1917 yılının sonları idi.
1. Dünya Savaşı sırasında Hindistan’ın içinde olduğu birçok ülkedeki esirler, Mısır’ın Seydibeşir Kuveysna kampına getirilmeye başlandı. Süleyman bu kampa 1919 yılında getirildi.

Süleyman gemide gelirken Tirilyeli olduğunu öğrendiği Bekir ile tanışmış. Gemiden inince de kampta samimi arkadaşlık kurmuşlar. Bu kampın yönetiminde bulunan Anadolu’dan techire maruz kalan Ermenilerin kışkırtması ile Türk’lere ağır eziyet ve işkence yapılmaya başlanmış.
İngilizler,Ermenilerin etkisi ile Kamptaki Türkleri Krizolit havuzlarına sokuyorlardı. Krizolit havuzunun içinde gözlerini açanın gözü kör olabiliyor. Derilerinde yanıklar ve yaralar oluşuyordu.
Havuzlarda bu şekilde yaralanan 15 bin Türk askeri şehit oldu, naaşlarını ise çöllere atıyorlardı.
Hüseyin ve Bekir de bu havuzlara atıldı. Sonrasında ciddi yaralandılar. Esir kampının revirinde, Bekir Hüseyin’in Usturumcalı olduğunu öğrenince, “Sizin köyden bir arkadaşım var” demesi ile birkaç gün sonra kardeşleri bir araya getirdi.
Birbirlerini uzun yıllar görmeyen kardeşler ilk anda birbirlerini tanıyamamışlar. 110 kg’dan 60 kg’a düşmüşler. Usturumca’dan anne, baba kardeşler ortaya çıkınca birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Ağlamışlar, ağlamaktan konuşamamışlar bile.
Yıl 1920 olmuştu. Bekir, Hüseyin ve Süleyman bir gece kamptan kaçtılar. Kahire’de yakalanarak İskenderiye’ye getirilmişler. Birkaç gün sonra Türk askerlerinin memleketlerine iade edileceği duyuruldu. İskenderiye’de 1500 esir ile bir gemiye bindirilerek, İstanbul’a Selimiye Kışlası’na getirilmişler.
Selimiye’de askerler arsında bir kahramandan söz ediyorlardı. Bu kahraman Mustafa Kemal’di. 100 civarında asker duvardan atlayıp kaçarak Mustafa Kemal’in ordusuna katılmak için yollara düştüler.
Ancak Bilecik Karaköy civarında Yunan askerlerine esir düşüyorlar. Yunanlılar sorgulamasında sonra Yunan askeri üniforması giydirerek cephane ve malzeme taşıma hizmetlerinde kullanmışlar.
Çatışmalar sırasında kayaların arkasına saklanmışlar. Yunan askerleri ‘’Kemal geliyor’’ nidaları ile kaçmaya başlamış. Yunan üniforması giydirilen bazı Türk askerleri, Türk askerinin ateş etmesi ile bazı arkadaşları ne yazık ki ölmüş.
Kendi durumlarını zor zar anlatmışlar. Türk Subayları gelip, Türk üniforması ve bir tüfek vererek düşmanı takibe başlamışlar.
26 Ağustos 1922 tarihinde Mustafa Kemal tarafından Büyük Taarruz’da emri verilince askere süvari olarak katılmışlar. Ailelerinin Bursa Mudanya’da olduğunu düşünerek Mudanya yönüne giden 3. Kolordunun birliklerine katılmışlar. Süleyman ve Hüseyin 37. Süvari Alayı ile 11 Eylül akşamı Mudanya’ya girmişler. Çatışmalar sonrasında, Mudanya’da 200 subay ve 6 bin 500 Yunan askeri esir alındığını öğreniyoruz. Askerler Trilye ve Mudanya’da bir süre kaldıktan sonra, Çekirge’deki askeri garnizona getirilerek, terhis işlemleri yapılıyor.
Acı dolu esir yılları, korkunç kanlı savaşlar sonrasında gülmeyi unutmuşlar. Mimiklerinde sevinç belirtisi kalmamış, artık.
Süleyman ve Hüseyin Mudanya’da iken ailesini aramışlar, Bursa’da olduklarını öğrenmişlerdi. Bursa’da sokak sokak ailelerini aramışlar, bu arada bir fayton ve savaş sonrasında satılan 2 at satın alarak Yeşil, Muradiye ve Çekirge arasında Faytonculuğa başlamışlar.
Bir yandan ailelerini aramaya devam ediyorlardı. Altıparmak’ta bir akrabalarına rastlayınca kardeşlerin kaderleri değişti. Akrabası ailelerinin nerede oturduğunu biliyordu.
Faytonu koşturarak, Çırpan Mahallesi’ndeki evlerine geldiler. Süleyman eşi Nazlı’ya seslenirken boğazı düğümlenmişti. Kalbi hızla çarpıyor, ayakları tutmuyordu. Süleyman önde, Hüseyin arkada olduğu halde merdivenlerin üzerinde bir kız çocuğu vardı. Kızı Fatma korku ile annesine sarılmıştı. Birbirlerini görmüşler fakat konuşamıyorlar. Eşi Nazlı olduğu yere bayıldı. Nazlı ayılınca da bir süre konuşamadı. Bir süre sonra birbirlerine sarıldılar. Hüseyin merdiven başında ağlıyor, komşular ağlıyor, Nazlı ağlıyor, herkes ağlaşıyordu.
Küçük kardeş ve Ferhat dede kahvehanedeymiş. Ferhat dede, eve gelince oda merdiven başında bayılıyor. 13 yılın ardından kavuşmuşlardı artık. Savaşlarda yaşadıkları kahramanlıklarını, esir hayatlarını ve ızdırapları anlattılar.
24 Temmuz 1924 tarihinde Lozan Barış Anlaşması sonucunda aileye devlet tarafından, mübadele sonrasında Trilye’de eski bir Rum evi, tarla ve zeytinlik verilmiş.
Ferhat Gani ve çocukları soyadı kanunu çıkınca ‘’Başaran’’soyadını alıyorlar.
Başaran ailesinin Makedonya’da başlayan yolculuğu, çocukları torunları ve torunlarının torunları Trilye ve Mudanya dışında ve hatta dünyanın çeşitli ülkelerinde devam ediyor.
Bu çocuklar başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, devletine, milletine ve bayrağına her zaman saygılı insanlar oldular. Söz konusu vatan olunca, ölmüşler, yaralanmışlar, ızdırap çekmişler ama asla geri dönmemişler.
Bu hikâyede, başta Süleyman ve Hüseyin’in ve ailesinin yaşamış oldukları bu zorluklar, ülkemizin nasıl vatan yapıldığının bir örneğidir.
Annesini, babasını, eşini, kardeşini, çocuğunu geride bırakarak vatan için kanını canını toprağa döken şehitlerimize, gazilerimize rahmet diliyorum. Ruhları şad olsun.

Yararlandığım kaynak: “Söz Konusu Vatansa”
Yazarlar: Erdoğan Bozdemir, Tamer Başaran
