Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
--
--
--
--

Haz ve eksiklik2633 defa okundu

kategorisinde, 26 Şub 2026 - 06:07 yayınlandı.
Haz ve eksiklik

Son günlerde dünya kamuoyunun en sarsıcı gündemlerinden biri, Epstein Adası’nda yaşandığı iddia edilen vahşet ve sapkınlıklardır.

Olaylara ilişkin bilgiler basına sızdıkça, meselenin boyutunun tahmin edilenden çok daha büyük ve ürkütücü olduğu anlaşılmaktadır.  Kamuoyu, bu suçları işlediği iddia edilen kişilerin en ağır şekilde cezalandırılmasını talep etmektedir; zira söz konusu eylemler ne ahlaken kabul edilebilir ne de cezasız bırakılabilir. Ancak meseleyi yalnızca hukuki ve ahlaki boyutları ile ele almak böylesi kötülüklerin hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamamıza yetmez. Çünkü görünenin ardında, insan doğasına ve haz ile güç arasındaki ilişkiye dair daha derin bir sorun yatmaktadır.

Tasavvufun diliyle söyleyecek olursak, mesele nefsin terbiye edilmemiş arzularının sınırsız imkanlarla karşılaşmasıdır.

Bu olaylarla ilişkilendirilen kişilerin hepsinin ortak özeliği; aşırı derecede varlıklı olmaları ve hayatlarını büyük ölçüde haz odaklı sürdürmeleridir.

Dilleri, inançları hatta ideolojik tavırları birbirlerine çok zıt görünse de, hepsini birleştiren şey sınırsız imkanlara sahip olmalarıdır. Bu nedenle ortaya çıkan sapkınlığı yalnızca bireysel ahlaksızlıkla açıklamak eksik kalır; asıl sorgulanması gereken, sınırsız gücün ve kolay erişilen hazzın insan üzerindeki olumsuz etkisidir.

Nasıl ki bir aracın hızı artıkça onu kontrol etmek zorlaşırsa, insanın sahip olduğu güç ve imkanlar arttıkça kendisi üzerindeki hakimiyeti de zayıflayabilir. Aşırı hız nasıl daha fazla dikkat ve kontrol gerektiriyorsa, aşırı zenginlikte de benzer biçimde güçlü bir özdenetim ister. Aksi halde imkanların, bolluğu, insanın sınır duygusunu aşındırır ve kişi kendisini sınırsız sanmaya başlar.

Aşırı varlık sahibi insanlar istedikleri şeylere çok hızlı ve kolay ulaşırlar; ancak kolay elde edilen hazlar zamanla etkisini yitirir. Çünkü haz, büyük ölçüde ona ulaşmak için harcanan emek, bekleyiş ve yoksunluk duygusu ile derinlik kazanır. Çaba ortadan kalktığında haz sıradanlaşır, sıradanlaşan şey ise duyarsızlaşma yaratır. İnsan aynı yoğunluğu yeniden hissedebilmek için bu kez daha güçlü uyarımlar aramaya başlar. Böylece kolay elde edilen haz, tatmin etmek yerine kişiyi giderek artan bir arayışın içine sürükler.

İnsan doğası gereği sürekli bir eksiklik duygusu taşır ve bu eksikliği gidermek için yeni hazlar arar. Sıradan olan artık tatmin etmediğinde, arayış normalin dışına taşar.

İşte insanın kendini kaybetme tehlikesi tam da burada başlar: Tükettikçe daha fazlasını istemek, fakat istemenin hiçbir zaman sona ermemesi. İstenilen şeyler tüketilebilir olduğu için kişi sürekli sınırları zorlar ve böylece sınırsız tatmin yanılsamasının peşine düşer.

Oysa sınırsızlık insani değildir; insan ancak imgeleminde sınırsızlığı yaşayabilir. Gerçek hayatta ise insanı koruyan şey sınırların varlığıdır.

İnsan her zaman bir şeylerin eksikliğini hisseder ve bu eksikliğini sınırlı olanla (duyusal hazlar: yemek, cinsellik, tüketim, maddi deneyimler) bütünüyle tamamlayamaz. Çünkü sınırlı olan duyusal hazlar elde edildiği andan itibaren, onlardan alınan haz azalmaya başlar. Bu bir yasadır; duyusal hazlardan aldığımız ilk haz en yüksek hazdır. En sevdiğin tatlıyı düşün, ondan en fazla aldığın haz, tatlıyı ilk yediğinde aldığın hazdır.

İlk kez yaşanan Aşk en güçlü aşktır. Neden hep çocukluğumuzda yediğimiz, içtiğimiz şeylerin tadını ararız. Çünkü aldığımız ilk hazlardı. Sonra o şeylerden alacağın haz hiçbir zaman aldığımız ilk hazzın yerini tutamayacaktır.  Aşırı varlıklı bireyler, duyusal hazlara ulaşma noktasında herhangi bir engelle karşılaşmadıkları için çok kısa sürede o şeylerden aldıkları hazzı tüketirler. Fakat insanın isteği ortadan kalkmaz. Ve bu istek, insanın duyusal hazları tüketmede aşırıya kaçmasını zorlayacaktır. Bu kaçınılmazdır. Oysa isteklerini sınırsız olana sanata-akla ya da yüksek bir inanca bağlayabilenler, tüketemeyecekleri bir ufka yöneldikleri için daha derin ve kalıcı bir tatmin yaşarlar. Bazı hazlar elde edildikçe artar, azalmaz sanat, bilim, felsefe, yüksek inanç bu hazlardandır. Bunlar özü itibari ile tüketilemezler.

Ada olayı ile ilişkilendirilen insanlara dışarıdan bakıldığında, bu insanlar bize son derece güçlü görünürler; çoğumuz onların hayatına imrenerek bakarız. Oysa bu güçlü görüntünün ardında derin bir zavallılık gizlidir.  Çünkü artık sıradan insanların zevk aldığı şeylerden zevk alamaz hale gelmişlerdir.

Hazlarını tatmin edebilmek için giderek daha uç ve iğrenç davranışlara yönelirler. Sınırsız bir haz arayışında oldukları halde bir türlü hissettikleri eksikliği doyuramazlar; doyumsuzluk onların en büyük cezasına dönüşmüştür. Adeta doyma yetilerini kaybetmişlerdir. Bir bardak çaydan aldığın hazzı düşün, onların en pahalı yemekleri  (mesela istakoz) yerken aldıkları hazdan daha fazladır. Önemli olan midene neyin girdiği değildir,  midene giren şeyden aldığın duygudur.

Mesele azla yetinmek değil, azdan lezzet alabilmektir. Bu insanların kaybettiği şey budur. Doyma yetilerini kaybetmişler.

Ancak buradan “mutlak zenginlik mutlak kötülük doğurur” gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Aşırı varlık, insanın kendisi üzerindeki kontrolünü zorlaştırabilir; fakat bu, bütün varlıklı insanların yozlaşacağı anlamına gelmez.

Tarihten Marcus Aureulius gibi örnekler, sahip olduğu büyük güce ve servete rağmen ölçülülüğünü ve erdemini koruyabilen insanlarında var olduğunu gösterir. Dolayısıyla mesele zenginliğin kendisi değil, zenginliğin insanın sınır duygusu ve özdenetimi üzerindeki etkisidir.

Antik çağdan bu yana insan için önerilen temel ilke ölçülülük ve itidaldir. Aşırı zenginlik insanın kendisi üzerindeki kontrolünü zayıflatabilirken, aşırı yoksulluk da farklı türden bozulmalara yol açar. Bu nedenle insan; ne umudunu yitirecek kadar yoksul olmalı; ne de sınır duygusunu kaybedecek kadar varlıklı olmalı.  Kimseye muhtaç olmadan yaşayabildiği bir denge hali en huzur verici olanıdır.

Zenginlik elbette huzur getirebilir; fakat belirleyici olan ve olması gereken bireysel zenginlik değildir, toplumsal refahtır, toplumsal zenginliktir. Toplumun genel refahı arttıkça, insan doğasında saklı kötülüklerin açığa çıkmasına zemin hazırlayan koşularda zayıflar.

Sonuç olarak huzur, birkaç kişinin çok şeye sahip olmasıyla değil, çoğunluğun yeteri kadara sahip olmasıyla kalıcı hale gelir.

Çünkü refahın paylaşıldığı bir toplumda kötülük istisna, iyilik ise norm haline gelir.

Google News Mudanya Haberleri Telegram MUDANYA Kanalı
Haber Editörü : Tüm Yazıları
YORUM YAZ