Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Kuru fasulye mi, sushi mi?

Kuru fasulye benim yemeğimdir; sushi senin. Kuru fasulye de, sushi

Kuru fasulye benim yemeğimdir; sushi senin.

Kuru fasulye de, sushi de yereldir; bir mahalleye aittir. Fakat yemeğin mahallesi yoktur, yemek evrenseldir. Tıpkı insan gibi.

Mahalle; tarihin ve coğrafyanın domine ettiği kültür, inanç ve dil tarafından oluşturulur. Hepimiz bir mahallede doğarız. Ve bu doğuş bizim ilk yazgımızdır. İçine düştüğümüz bu mahalle; neyi seveceğimizi, neyi yadırgayacağımızı, seçimlerimizi, tercihlerimizi belirler.

Benim kuru fasulyeyi sevmem, senin sushiyi tercih etmen bir raslantı mı? Benim şeker bayramımın olması, senin Matsuri bayramının olması mahallelerimizden kaynaklanmaz mı? Kişiliklerimiz, zevklerimiz, hatta mizacımız bile mensubu olduğumuz mahallede örülmez mi? Başka bir mahallede doğsaydım-mesela İtalya da, kuru fasulyeyi bu kadar sever miydim?

Annem kuru fasulyeyi çok güzel yapardı. Bayramlarda, davetlerde kuru fasulye ana yemek olarak hep ilk sıradaydı. Kuru fasulyenin kokusu bile bir başka gelirdi bize. Kuru fasulyenin yanında bir de pilav, ayran varsa bizim için mükemmel bir ziyafet olurdu. Annemin kuru fasulye yaptığı günlerde ev ahalisi olarak hepimiz eve daha erken giderdik. Yer sofrasına sıkışarak oturur sıcak, mis gibi kokan anne yemeğini aynı tabaktan afiyetle yerdik. Sofrada benim yanımda oturmayanlar kendini günün şanslısı olarak görürdü. Solak olduğumdan dolayı ellerimizin çarpışması çok olurdu, bu durum sol yanımda bulunan günün şansızını bayağı kızdırırdı. Sonra alışkanlık oldu bu kızgınlık, ailenin en kızılan şampiyonu ben oldum.

Kuru fasulyeyi çok severim. Çocukluğumdan beri tadına aşina olduğum, damak hafızama yerleşmiş bir lezzettir. İnsan ancak deneyimlediği şeyden haz alır; haz aldığı şeyi de arzularmış. Bu yüzden zaman zaman canım özellikle kuru fasulye çeker. Hele bayramlarda annemin yaptığı kuru fasulye aklıma geldiğinde, bu arzu daha da şiddetlenir. Çünkü burada arzulanan yalnızca bir tat değil, o tadın taşıdığı hatıralar, duygular ve bir zamanlar yaşanmış olan geçmişimdir. Zamanla şunu öğrendim: Haz, sanıldığı gibi saf bir lezzet isteğinden ibaret değildir. Haz, içinde gömülü olan duygularla, çağrılan imgelerle ve belleğin taşıdığı yaşantılarla birlikte oluşur. Kuru fasulyenin tadı sadece ağzıma değil, geçmişime ve aidiyet duyguma da dokunur. Bu yüzden arzuladığım şey yalnızca bir yemek değil, o yemekten aldığım hazzın içinde saklı olan sıcaklık, güven ve ait olma hissidir.

Herkeste bir aitlik ve mensubiyet duygusu vardır; hatta birçok davranışımızın temelinde de bu duygunun belirleyici bir etkisi bulunur. Ezan okunduğunda radyonun sesini kısmamız, ‘Ali’ ismine duyduğumuz sempati, düğünlerde, cenazelerde sergilediğimiz ritüeller, oyunlarımız ve eğlencelerimiz…

Bütün bunlar, bir yere ait olduğumuzun ve bir mahallenin mensubu olarak yaşadığımızın göstergeleri değil midir? Buna rağmen çoğumuz şöyle deriz: ‘Ben tüm bunları kendi özgür irademle seçtim; bulunduğum mahallenin bu tercihlerimde hiçbir etkisi olmadı. Ancak bu iddiayı biraz daha yakından, adeta mikroskopik bir dikkatle incelediğimizde, beğenilerimizin, eğilimlerimizin ve tercihlerimizin arkasında mahallemizin izlerini çok net biçimde görürüz.

Aidiyet duygusu mensubu olduğumuz mahalleye karşı bizi sorumlu hissettirir.  İnsan güçlü aidiyet hissettiği yere yalnızca duygusal bağ kurmaz, aynı zamanda oraya karşı bir sorumluk geliştirir. Çünkü ortak geçmiş, ortak anılar bir mekanı sadece fiziksel bir alan olmaktan çıkarır, ona anlam kazandırır. İstanbul un sokakları, çeşmeleri, mezarlıkları, kıyıları ve ormanları bir İstanbullu için sadece şehrin unsurları değildir; yaşanmışlıkların, kayıpların, sevinçlerin ve hatıraların taşıyıcısıdır. Tam da bu yüzden şunu düşünürüm: Eğer İstanbul’da müteahhitlik yapanların çoğu İstanbullu olsaydı, İstanbul bugün bu kadar betonlaşmış olur muydu? Çünkü kendi şehriyle ortak bir geçmişi olan biri, onu yalnızca bir rant alanı olarak göremez. O şehir onun hafızasının, kimliğinin ve duygusal tarihinin bir parçasıdır. Oysa İstanbul’da müteahhitlik yapanların büyük kısmı bu şehre sonradan gelmiş insanlardır. İstanbul’la ortak geçmişleri, ortak anıları yoktur. Bu nedenle İstanbul’ a besledikleri duygu, bu şehirde doğup büyüyen kadar derin ve bağlayıcı olamaz. Aidiyet olmadığı yerde sorumlulukta zayıflar.

Kuru fasulye sushiden güzeldir, yargısı, yerel bir yargıdır. Yani benim için, bizim için geçerli. Ama bir Japon için geçerli bir yargı değildir. Yerel yargılar, mensubu olduğumuz mahalleden dolayı oluşur. Rasyonel değil, duygusal yargılardır. Duygusal yargılarda doğru-yanlış tartışması anlamsız olur.

Çünkü duygusal yargılarda nesneyi tanıyamazsın, özneyi yani yargıda bulananın kendisini tanırsın. Kara kedi uğursuzluk getirir. Bu yargıda, kara kediyi mi tanırsın yoksa kara kediyi uğursuz göreni mi? Birçok beğenimiz, davranışımız, eğilimimiz mensubu olduğumuz mahalleden dolayı oluşmaz mı? Bunların oluşmasında tercihimiz ya da seçimimiz var mı?

Ben yerel olanı seçmedim içinde doğdum. Ama evrensel olanı seçebilirim. Elbette içinde doğup büyüdüğüm yeme-içme davranma kültürüne uygun davranacağım.

Bir Japon da, bir Rus ta aynısını yapacak.

Evrensele yükselmek yereli terk etmek, küçümsemek, çiğnemek değildir. Bu bir aptallık olurdu. Ben, tabii ki her zaman kuru fasulyemi sushiye tercih edeceğim, ama benim kuru fasulyeyi tercih etmem; evrenseli görmeme, farklı dünyalarla temasa geçmeme engel olmamalıdır.

Ben, yerel olanın üzerinden yükselip evrensel olana yükseldiğimde insanlık mirasını görmüş olurum. O zaman, bana benzemeyenleri anlamaya başlarım. Bana benzemeyenleri anlamaya başladığımda, üzeri kimlik ve kişilik ile kapanmış olan kendimi, yani insanı görmüş olurum.